📖 Kimdir T Türkiye'de sansür
KİMDİR?

Türkiye'de sansür

👁 1 görüntülenme
Türkiye'de sansür, hükûmetin siyasi ve toplumsal gerekçelerle geleneksel medya, internet ve sosyal medya üzerinde uygulanan yasaklar ve sansür uygulamalarını işaret eden ifade. Günümüzde sansür genellikle Türklüğe hakaret sayılan kanun maddesi ve siyasi aşırılığı ifade eden yazılı veya sözlü beyanları sınırlayan yasalardan kaynaklanmaktadır. Yine Türkiye, Sınır Tanımayan Gazetecilerin 2017 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 155. sırada yer almakta ve gazeteciler özelinde "dünyanın en büyük cezaevi" olarak anılmaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler bu ithamın nedenini baskıcı kanunlar, geniş ve muğlak yasal düzenlemeler ve paranoyak yargı olarak açıklamakta ve çözüm olarak terörle mücadele yasasının ve diğer kanun maddelerinin tamamen gözden geçirilmesini önermektedir.
Türkiye'de sansür, hükûmetin siyasi ve toplumsal gerekçelerle geleneksel medya, internet ve sosyal medya üzerinde uygulanan yasaklar ve sansür uygulamalarını işaret eden ifade. Günümüzde sansür genellikle Türklüğe hakaret sayılan kanun maddesi ve siyasi aşırılığı ifade eden yazılı veya sözlü beyanları sınırlayan yasalardan kaynaklanmaktadır. Yine Türkiye, Sınır Tanımayan Gazetecilerin 2017 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 155. sırada yer almakta ve gazeteciler özelinde "dünyanın en büyük cezaevi" olarak anılmaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler bu ithamın nedenini baskıcı kanunlar, geniş ve muğlak yasal düzenlemeler ve paranoyak yargı olarak açıklamakta ve çözüm olarak terörle mücadele yasasının ve diğer kanun maddelerinin tamamen gözden geçirilmesini önermektedir.

İlgili yasalar

Türkiye'de ifade özgürlüğü, devlet tarafından anayasal kısıtlamalar ve çeşitli kanunlar aracılığıyla sınırlanmaktadır.

2 Temmuz 2020'de Ekonomi Bakanı Berat Albayrak'in ve yeni doğan çocuğuna hakaret edilmesinin ardından Recep Tayyip Erdoğan Sosyal Medya Yasası çıkacağını söyledi. Bu teklif 29 Temmuz 2020'de kanunlaştı ve 31 Temmuz 2020'de Resmî Gazete'de yayımlandı.

18 Ekim 2022 tarihinde Dezenformasyon Yasası olarak da bilinen "Basın Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" da Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun basın, yayın, habercilik, gazetecilik ve sosyal medyayı kapsayan düzenlemeleri içeriyordu ve farklı kitleler tarafından tartışma konusu oldu.

Erken dönem

1821 yılındaki Yunan İsyanı'nı destekleyen Avrupa gazetelerinin kamuoyunu yönlendirme gücü ve aynı dönemde İzmir'de Fransızca yayımlanan isyan karşıtı, Osmanlı taraftarı gazetelerin gösterdiği faydalarla Osmanlı yönetimi basının önemini 1820'lerde idrak etmeye başlamıştır. Bu yıllardaki gelişmeler sonucunda devletin kendi görüşlerini halka aktaracak bir gazete yayımlama fikri oluşturmuş ve ilk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi 1 Kasım 1831'de II. Mahmud'un fermanıyla yayımlanmaya başlamıştır. Dış dünyadan haberler, hükûmet açıklamaları ve ticari duyurulardan oluşan bu ilk gazeteyi 1840 yılında İngiliz William Churchill'in Türkçe olarak çıkardığı Ceride-i Havadis izlemiştir. Bir yabancının çıkardığı gazetenin yabancı ülkelerin gözünde daha etkili olacağı düşüncesiyle devlet tarafından finanse edilen bu gazete yarı resmî nitelik taşımakta ve Osmanlı yönetimine paralel bir yayın yapmaktaydı.

İlk basın yasağı henüz muhalif bir yayımın olmadığı 1857 yılında çıkarılan Matbuat Nizamnâmesi ile getirilmiştir. Bu kanun izinsiz matbaa açanlara, Osmanlı tebaası aleyhinde yayım yapanlara hapis, para ve matbaa kapama cezası öngörmekteydi.

21 Ekim 1860 tarihinde ilk özel sermayeli Türkçe gazete Tercüman-ı Ahvâl Agah Efendi tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. Bu tarihten itibaren devletin resmî görüşlerinin dışında bir kamuoyu oluşmaya başlamış ve Abdülaziz basına karşı önlem almaya itmiştir. Devletin kötü gidişinden bahseden ve imparatorluk yöneticilerini eleştiren yazıların yer aldığı Tercüman-ı Ahvâl, bu önem alma girişimiyle 1861'in Mayıs ayında iki hafta süreyle kapatılmıştır. 27 Haziran 1862 tarihinde ise Tasvir-i Efkâr yayım hayatına başlamıştır. Gazete parlamenter sistemi savunmakta, padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgü mesajları yayımlamayı reddetmekteydi.

Muhalif gazeteleri takiben 1864 yılında yeni bir Matbuat Nizamnâmesi yayımlanarak hükûmetten izin almadan gazete çıkarmak, resmî yazıları yayımlamamak, iç güvenliği bozmaya yönelik kışkırtıcı yayımlarda bulunmak, genel adap ve ahlaka yayım yapmak, padişaha saldırı sayılabilecek yazılar yazmak, dost devlet liderlerine dokunan söz ve deyimler kullanmak, devlet memurları ve yabancı diplomatları kötülemek gibi suçlar yasaklanmıştır. 1867'de çıkarılan Âli Kararnâme ile birlikte de muğlak ifadelerden oluşan yeni yasaklar nizamnâmeye eklenmiştir. Yeni tanımlanan bu suçlara dayanarak çok sayıda gazete kapatılmış, birçok gazeteci ise meslekten men edinmiştir. 11 Mayıs 1876 tarihli bir karaname ile ise sansür ilk kez resmîleşmiş ve gazetelerin matbaada basılmadan evvel denetlenmesi usûlü getirilmiştir.

Abdülaziz'in tahttan indirildiği 30 Mayıs 1876 tarihinden itibaren basına uygulanan yasak ve sansürler hafiflemiş ancak 93 Harbi'nin başladığı 23 Nisan 1877 tarihinden itibaren başlayan II. Abdülhamid'in istibdat dönemiyle basına yapılan takibat daha da kuvvetlenmiştir. Eylül 1877'de çıkarılan sıkıyönetim kararnamesine dayanılarak birçok gazeteci sürgün edilmiş, ilk kez sansür kurulu oluşturulmuştur. Politik yayımların ağır sansüre maruz kaldığı bu dönemde gazeteler ağırlıklı olarak teknik, bilimsel ve edebi konular içermekteydi. Bu sert denetleme ortamında devletin kendi gazetesi olan Takvim-i Vekayi dahi 1879 yılında bir dizgi yanlışı nedeniyle kapatılmış, 1891'de yeniden çıkmaya başlasa da 1892'de aynı sebeple tekrar kapatılmıştır.

İttihat ve Terakki dönemi

24 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte basın üzerindeki sansür de kaldırılmıştır. Ancak 29 Temmuz 1909 tarihinde alınan Meclis-i Mebûsan kararıyla Ebüzziya Tevfik Bey'in "aşırı özgürlükçü" olarak yorumladığı yeni bir basın kanunu çıkarılmıştır. İttihat ve Terakki iktidarı bu kanun yoluyla bir takibat yapmamış olmasına rağmen öldürülen ilk gazeteciler olan Hasan Fehmi Bey, Ahmet Samim Bey ve Zeki Bey İttihat ve Terakki karşıtı yazıları nedeniyle öldürülmüşlerdir.

1912 yılının yaz aylarında İttihat ve Terakki'nin iktidardan düşmesini takiben cemiyetin gazetesi Tanin birçok kez kapatılmıştır. Bâb-ı Âli Baskını ile yeniden iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki'nin üyesi Mahmud Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te öldürülmesiyle basın üzerindeki kapsamlı yasaklar ve sansürler dönemi yeniden başlamış; birçok gazeteci sürgün edilmiş, hapse atılmış ve meslekten men edilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında sansürün dozu oldukça artmış, İttihat ve Terakki'nin İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Bey'in gazetesinin dahi kapatıldığı bir dönemden geçilmiştir.

Takrir-i Sükûn dönemi

Cumhuriyetin ilk iki yılında özgür bir basın ortamı oluşmuşsa da Şeyh Said İsyanı'nın çıkmasıyla çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisini devreden çıkararak bakanlar kurulunun yaptırım gücü elde etmesini sağlamıştır. Kanunun çıkmasıyla bütün muhalif gazeteler kapatılarak Velid Ebüzziya, Ahmet Emin, Eşref Edip, Suphi Nuri, Fevzi Lütfi, İsmail Müştak gibi dönemin önde gelen gazetecileri İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmışlardır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e çektikleri özür ve af telgrafları sonucunda beraat eden gazetecilerden Ahmet Emin ancak 1936'da Atatürk'ten aldığı özel izin ile mesleğe dönebilmiştir. Aynı dönemde hükûmeti desteklemelerine ve Şeyh Said İsyanı'nın İngiltere teşvikiyle çıkarıldığını yönünde yayımlar yapmalarına rağmen Türkiye Komünist Partisi'nin yayımları da yasaklanmış, komünist gazeteciler çeşitli hapis cezalarına çarptırılmışlardır.

Millî matbuat dönemi

1931 yılında ilk basın kanunu "memleketin genel siyasetine dokunacak yayım yapan" gazetelerin kapatılması yetkisini içeren cumhuriyet döneminin ilk basın kanunu çıkarılmış, 1938 yılında eklenen maddelerle yeni yayım çıkarmak isteyenlere yüksek meblağlar içeren teminat mektubu getirme şartı getirilerek "kötü ünlü kişilerin" gazetecilik yapması yasaklanmıştır. Hükûmet, II. Dünya Savaşı döneminde gazetelerin Mihver Devletleri ve Müttefik Devletler ekseninde taraflı yayım yapmasına bir yaptırımda bulunmamasına karşılık cephe haberlerinde yalnızca Anadolu Ajansından gelen bilgilerin yer verilmesine verilmesine izin verilmekteydi. İç politika ve ekonomik koşullar ile ilgili haberler ise tamamen hükûmet kontrolündeydi. Savaş döneminde sebep belirtilmeksizin birçok gazete kapatılmıştır. Gazetelerinin kapatılmasını ve zarar etmeyi istemeyen gazeteler bir sansür kanunu çıkarılmasını talep etmiş, böylece basımdan önce sansürden geçen gazetelerin kapatılma gibi bir durumla karşı karşıya gelmesinin önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Ancak basını halihazırda tam teşekküllü bir şekilde denetleyen hükûmet sansürcü durumuna düşmemek adına bu yönteme uzak durmuştur.

1930-1946 arası dönemde oldukça kıt bir içerik sunan ve kâğıt yokluğu nedeniyle de sayfa sayısı azalan gazetelerin tirajı oldukça düşmüş ve halk devlet radyosuna yönelmiştir.

Demokrat Parti dönemi

1946 Türkiye genel seçimleri ile 1950 Türkiye genel seçimleri arasındaki dört yıllık dönem basının Demokrat Parti yanlısı bir yayım politikası izlediği bir dönem olmuştur. 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk işlerinden biri basının üzerindeki baskıyı hafifleyen yeni bir kanun çıkarmak olmuştur. Ayrıca Başbakan Adnan Menderes her ay basının önde gelenlerini ağırlayıp sıkıntılarını dinlemekteydi. Selim Ragıp Emeç'in "basının altın çağı" olarak yorumladığı bu dönemde Sedat Simavi'nin Hürriyet'i çıkarması ile basında bir dönüşüm gerçekleşmeye de başlamıştı. Gazeteler hükûmetin mesajlarını halka iletme işlevinden halkın isteklerini hükûmete iletme aracı haline gelmiştir. Ayrıca yeni iktidar döneminde karayolu ağının genişlemesinin bir sonucu olarak gazeteler çok daha kolay şekilde dağıtılır hale gelerek tirajları 500 binden 800 binlere çıkmıştır.

Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında basına tanınan özgürlük ileriki yıllarda hayatın pahalılaşması, iktidarın karıştığı yolsuzluklar, karaborsacılık ve vurgunculuk faaliyetlerinin gazetelerde haber olmaya başlamasıyla 9 Mart 1954'te çıkan yeni yasaya dayanılarak yerini tekrar baskıya bırakmıştır. Çok sayıda gazeteci takibata uğrayarak ceza almış, meslekten men edilmişlerdir. Gazetelerin en önemli gelir kaynağı olan resmî ilanlar muhalif gazeteler göz ardı edilerek verilmekte, gazetelerin basıldığı kâğıtların temininde de zorluk çıkarılmaktaydı. 1957 Türkiye genel seçimlerinden oy kaybıyla çıkan Demokrat Parti daha saldırgan bir tutum takınmış, politik konulardan uzaklaşan gazeteler II. Abdülhamid dönemi gazeteleri gibi farklı konulara eğilmiş ve magazin, spor, adliye haberlerine ağırlık vermeye başlamışlardır.

1954-1960 arası dönemde basına 2.300'ü aşkın dava açılmış, 867 hak mahrumiyeti kararı çıkmıştır. 1960 yılında basın ve iktidar arasındaki kutuplaşma oldukça keskinleşmiş, kimi gazeteler Adnan Menderes haberlerine gazetelerinde çok az yer ayırma kararı almışlardır. İktidar buna karşılık yayım yasaklama, yayımların basım ve dağıtımını durdurma, her kurumu ve evi izinsiz arama gibi yetkilere sahip olan Tahkikat Komisyonunu oluşturarak hamle yapmış olmasına karşın bu komisyon 27 Mayıs Darbesi sonucunda kurulmasının henüz 1,5 ay sonrasında dağıtılmıştır.

1960'lı ve 1970'li yıllar

Demokrat Parti iktidarı döneminde ağır takibata maruz kalan basın 27 Mayıs Darbesi'ni olumlu karşılamıştır. Millî Birlik Komitesi yürürlükteki basın kanunu kaldırmış, resmî ilan dağıtımını Basın İlan Kurumunu kurarak düzene sokmuş ve gazetecilerin haklarını düzenleyen 212 Sayılı Kanun'u çıkarmıştır. Gazetecilere bu kanunla tanınan haklar gazete sahiplerinin tepkisini çekmiş; Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin sahipleri protesto amacıyla 12, 13 ve 14 Ocak 1961 tarihlerinde gazete çıkarmayacaklarını açıklamışlardır. Buna karşın gazeteciler bu üç gün Basın gazetesini çıkarmışlardır.

1 Mart 1961 tarihinde Vatan'daki bir yazısı nedeniyle tutuklanan Aziz Nesin ve yazı işleri müdürü İhsan Ada yeni dönemde tutuklanan ilk gazeteciler oldular. 1961 Anayasası ile önceki dönemlere nazaran örgütlenme ve ifade özgürlüğü haklarındaki olumlu değişme politik haberciliğin gelişmesini sağlamış; solcu, ülkücü ve İslamcı çok sayıda yayım piyasaya çıkmıştır.

12 Mart Muhtırası ile 10 yıllık görece özgür dönem sona ererek çok sayıda gazeteci tutuklanmış, kimi yayımlar kapatılmıştır. Çoğu gazeteci 1974 yılındaki affa kadar hapis yatmıştır. Eylül 1971'de yayımların yargıç kararıyla toplatılmasını öngören madde savcılara da toplatma yetkisi verilerek genişletilmiş ve yoruma dayalı muğlak ifadelerin yer aldığı yeni maddeler kanuna eklenmiştir. 1970'li yıllarda yüksek tirajlı gazeteler tekrar politik konulardan uzaklaşmış, yalnızca 1978-1980 yılları arasında sekiz gazeteci öldürülmüştür.

1980'li ve 1990'lı yıllar

12 Eylül Darbesi ile kurulan Millî Güvenlik Konseyi onlarca gazeteci ve yazarı tutuklamış, yayın yasakları ve sansür uygulamış, çok sayıda yayımı kapatmıştır. 1983 Türkiye genel seçimleri ile iktidar olan Anavatan Partisi döneminde de muhalif gazetecilere uygulanan baskı sürmüştür. 1980'li yıllarda iki binin üzerinde basın davası açılmış, üç bin gazeteci, yazar ve yayımcı yargılanmıştır. Yazı işleri müdürlerine ise toplamda beş bin yıldan fazla hapis cezası verilmiştir. Ayrıca SEKA eliyle yapılan üst üste kâğıt zamları ve Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu ile muhalif gazetelerin üzerindeki baskı artırılmıştır.

1990'lı yıllarda önceki dönemlere nazaran güçlü bir iktidar bulunmadığından terörle savaş, faili meçhul cinayetler, köy boşaltma ve toplu öldürmeler, siyasi cinayetler, mafya eylemleri basında sık sık yer almakta ve basın üzerinde baskı oluşturamayan iktidarlar da bu haberler engelleme metotları aramaktaydı. 15 Aralık 1990 tarihinde Turgut Özal cumhurbaşkanlığı, Yıldırım Akbulut başbakanlığı döneminde bir kararname çıkarılarak olağanüstü hal valilerine "kamu düzenini bozacağı ve halkın heyecanlanmasına sebep olacağı" düşünülen yayımları mahkeme kararı olmaksızın yasaklama ve toplatma yetkisi verilmiştir. Nisan 1991'de de Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yeni yasaklar getirilerek çok sayıda gazeteci mahkûm edilmiştir. Türkiye Gazeteciler Cemiyetine göre 1990'lı yıllarda başta Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Turan Dursun olmak üzere 37 gazeteci ve yazar faili meçhul cinayetlere kurban gitmiştir. Günümüzde bu cinayetlerin ve Özgür Ülke bombalaması gibi gazetelere yönelik saldırıların devlet eliyle düzenlendiği düşünülmektedir.

2000'ler ve sonrası

Nisan 2017'de Fethullahçı Terör Örgütüne aidiyeti, iltisaki ve irtibatı olduğu gerekçesiyle bazı gazete ve dergilerin Milli Kütüphane'deki arşivlerine erişim süresiz olarak yasaklanmıştır.

Radyo ve televizyon sansürü

7. ve 8. Türkiye Hükûmeti batılılaşma gerekçesiyle 2 Kasım 1934 tarihinden 6 Eylül 1936'ya kadar Türk müziğinin radyoda çalınmasını yasaklamıştır. Türk müziği yayınlarının radyodan kaldırılmasına gerekçe olarak bazı kaynaklar o tarihlerde Eyüp Musiki Derneği'nin diğer Batı müziği topluluklarının da yer aldığı bir etkinlikte Türk müziği ekibinin pespaye kıyafetler içinde bu konsere çıkılmasına Mustafa Kemal Atatürk'ün sinirlenerek "çağdaş bir ulusla böyle bir musiki icra ve sunuş anlayışının bağdaşmayacağı" düşüncesini beyan etmemesi ve ardından Türk müziği yasağı kararını aldığı düşünülmektedir. Bu sansür Sinan Çetin'in yönettiği Mutlu Ol Bu Bir Emirdir adlı 2008 yapımı kısa filmde mizahi bir dille eleştirilmiştir.

Türkiye'de radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetleri sektörü günümüzde Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından düzenlenip denetlenmektedir. RTÜK, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 8. maddesinde sıralanan yayın hizmeti ilkelerine aykırı yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara idari para cezaları verebilir. Ayrıca yayın durdurma, belirli bir yayın kuşağında RTÜK tarafından belirlenen "kamuya yararlı konularda" program yapma zorunluluğu, program yapımcısı veya sunucusunun program yapma veya sunmasının engellenmesi gibi idari tedbir kararları uygulayabilir.

📚 Kaynak: Bu içerik Vikipedi (Wikipedia)'den alınmıştır. İçerik CC BY-SA lisansı altındadır.
← Tüm Kişiler