Nâzım Hikmet
Türk şair ve yazar (1902–1963)
👁 4 görüntülenmeKomünist düşünceleri ve yasaklı Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyeliği nedeniyle defalarca tutuklanmış ve yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiş; Türkiye'de 11 ayrı davadan yargılanarak İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre hapis yatmıştır. Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. 1951 yılında Türkiye'den ayrılması sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış; bu karar ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihinde iptal edilmiştir.
Doğum adı Mehmet Nâzım olup, resmî olarak, 1935'te yürürlüğe giren Soyadı Kanunu gereği Ran soyadını, 1951'de vatandaşlıktan çıkarılması üzerine Polonya vatandaşlığına geçince ise, dedesinden dolayı Borzecki soyadını almakla birlikte, kendi soyadı yerine babasının adını kullanarak hep Nâzım Hikmet ismini daha çok kullanmıştır.
1963 yılında Moskova'da kalp krizi sonucu ölmüştür. Mezarı hâlen Moskova'dadır.
Ailesi
Babası, Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Nâzım Bey'dir (1876-1932). Hikmet Bey; Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas gibi illerde valilikler yapmış olan Mehmet Nâzım Paşa'nın (ö. 1926) oğludur. Mevlevi tarikatından olan ve özgürlükçü fikirlere sahip Nâzım Paşa, Selanik'in son valisidir.
Annesi Ayşe Celile Hanım (1880-1956), dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa ile Leyla Hanım'ın kızıdır; piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Hasan Enver Paşa Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa, Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan Les Turcs anciens et modernes (Eski ve Yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi Leyla Hanım ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın, yani Ludwig Karl Friedrich Detroit'in kızıdır. Celile Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir. Oğlu Nâzım tarafından "Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkes ve Fransız kökenli" olarak tarif edilen Celile Hanım, 3/8 Çerkes, 2/8 Leh, 1/8 Sırp, 1/8 Alman, 1/8 Fransız (Huguenot) kökenliydi.
Nâzım Hikmet'in babası Hikmet Nâzım Bey ile annesi Ayşe Celile Hanım 1901 Şubat ayında evlendiler.
Çocukluğu
Nâzım Hikmet, Mehmet Nâzım adıyla 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik'te doğdu. O sırada Hariciye Nezareti memuru olarak Selanik'te çalışan Hikmet Bey, Nâzım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrıldı ve ailesiyle birlikte, Halep'te bulunan babasının yanına gitti. Burada bulundukları sırada Hikmet-Celile çiftinin biri Ali İbrahim, diğeri Samiye adında iki çocuğu oldu, fakat Ali İbrahim dizanteriye yakalanıp öldü. Nâzım Paşa'nın Diyarbakır'a atanmasıyla birlikte, Hikmet Bey ve ailesi de Diyarbakır'a taşındı. Ancak burada bunalan Hikmet Bey, ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındı. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenince memuriyet hayatına geri döndü. Fransızca bildiği için 28 Şubat 1914'te Matbuat-ı Umumiye çevirmenliğine atandı. Bu sırada 1910 yılında emekli olan Nâzım Paşa da İstanbul'a, oğlunun yanına taşındı.
Nâzım Hikmet, ilk öğrenimini Göztepe Taş Mektebinde tamamladı. İlk şiiri Feryad-ı Vatan'ı 3 Temmuz 1913'te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultanide ortaokula başladı, fakat bu okulun pahalı olması nedeniyle Nişantaşı Sultanisine geçti.
Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuyunca Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915'te Heybeliada Bahriye Mektebine girdi. O sırada Yahya Kemal de bu okulda öğretmenlik yapmaktaydı. Yahya Kemal'in, Nâzım'ın annesi Celile Hanım'la ilişkisi olduğu söylentileri, Hikmet-Celile çiftinin arasını bozdu ve çift, bir süre sonra boşandı. Hikmet Bey daha sonra Cavide Hanım'la evlendi, ondan Metin ve Fatma (Melda) adlarında iki çocuğu oldu; 1918-1922 yılları arasında Hamburg Başkonsolosu olarak görev yaptı. Celile Hanım ise resim dalında eğitim almak için Paris'e gitti.
Nâzım'ın Mehmet Nâzım imzasıyla yazdığı ve ilk yayımlanan şiiri olan Hala Servilerde Ağlıyorlar mı? 3 Ekim 1918'de Yeni Mecmua dergisinde çıktı. Nâzım aynı yıl 26 kişi içinden 8. olarak Bahriye Mektebinden mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan ve ahlaki tavırları iyi bir öğrenci olmakla birlikte, elbisesine özen göstermediği ve sinirli olduğu belirtilmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 1919 kışında zatülcenp hastalığına yakalandı, birkaç ay süren tedavisi sırasında sağlık kurulu 1920 Mayıs ayında Nâzım'ı askerlikten çürüğe çıkardı.
Millî Mücadele dönemi
Millî Mücadelenin ilk yılını hasta olarak geçiren Nâzım Hikmet, 19 yaşındayken, 1921 Ocak ayında arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Kurtuluş Savaşına katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti. İnebolu'ya vardığında Anadolu halkının, özellikle köylünün çileli yaşayışını yakından gördü. Bu sırada Spartakistlerden Sadık Ahi (Mehmet Eti) adlı bir sosyalistle tanıştı ve ondan yeni fikirler öğrendi. Yedi günlük yaya yolculuk sonrasında Ankara'ya ulaştı. Cepheye gönderilmedi, Tedrisat-ı Taliye Müdürü Kâzım Nâmi'nin (Duru) yardımıyla 14 Haziran 1921'de Bolu Sultanisi kısm-ı iptidai muallimliğine atandı. Burada bir süre öğretmenlik yaptı, çevrenin tutucu olması nedeniyle zorlandı, hatta Milli Mücadeleye karşı padişahı destekleyen kişilerin düşmanlığını kazandı.
Ağustos 1921'de Bolu'dan ayrıldı. Düzce, Akçakoca, Zonguldak ve Trabzon'dan geçerek 30 Eylül'de Batum'a ulaştı. Burada bir süre yaşadı, yolculuğunda kendine eşlik eden Vâlâ Nureddin'in yanı sıra Batum'da tanıştığı Ahmet Cevat (Emre) ve Şevket Süreyya (Aydemir) ile Temmuz 1922'de Tiflis'ten Moskova'ya gitti.
Moskova dönemi (1922-1928)
Nâzım Hikmet Temmuz 1922'de Moskova'ya vardığında Ekim Devrimi sonrasında başlamış olan Rus İç Savaşının son ayları yaşanıyordu. Nâzım Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde felsefe, siyasal bilimler ve iktisat dallarından oluşan Marksizm-Leninizm eğitimi aldı.
Moskova'da SSCB'nin ilk yıllarına tanık oldu. Rus avangart şiirini inceledi; Bagritski, Mayakovski, Selvinski, İnber, Panov gibi edebiyatçıların eserlerini tanıdı. Rus fütüristleri ve konstrüktivistlerinden esinlendiği bu dönemde klasik biçimden sıyrılarak yeni bir biçim geliştirmeye başladı. 1923 Ocak ayında Mayerhold Tiyatrosunda düzenlenen Uluslararası Sanat Gösterisinde Yeni Sanat başlıklı şiirini okudu. 1924'te yayınlanan ve Türkiye Komünist Partisinin (TKP) kurucularından Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının 28-29 Ocak 1921'de Trabzon açıklarından boğularak katledilmelerini anlatan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani Moskova'da sahnelendi.
Ekim Devriminin lideri Lenin'in 24 Ocak 1924 günü ölmesi üzerine Nâzım, Lenin'in mezarında beş dakika nöbet tuttu.
Nâzım Hikmet Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinden mezun olup 1924 Aralık ayında Türkiye Komünist Partisinin ülke içindeki faaliyetlerine katılmak üzere yurda döndü fakat sadece yedi ay kalabildi. Bir yandan babasının çıkardığı Sinema Postası dergisinin teknik işlerine yardım etti, bir yandan da Türkiye Komünist Partisinin legal yayın çalışmalarında görev aldı. Bunlardan Aydınlık dergisine yazılar ve şiirler yazdı, 21 Ocak 1925 tarihinde yayımlanmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesine de yazdı, bu gazeteyi sokaklarda sattı. Polis takibine takılması üzerine gizlice İzmir'e gitti.
1925 Mart ayında çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu aracılığıyla liberal, sosyalist her türlü muhalif kuruluşlar ve yayın organları kapatıldı, birçok yazar tutuklandı. Nâzım Hikmet aranmasına rağmen bulunamadı, İstiklal Mahkemesinde gıyaben yargılandı ve 12 Ağustos 1925 tarihinde gizli komünist partisi üyeliğinden 15 yıl kürek mahkûmiyetine çarptırıldı. Ay sonunda gizlice İstanbul'a gitti, annesinin yanına uğradı ve bir takaya binerek dönemin TKP lideri Şefik Hüsnü ile birlikte yurt dışına çıkıp TKP'nin 1926 Viyana Konferansına katıldı ve yeniden Moskova'ya gitti.
Türkiye'ye dönüşü (1928-1935)
1 Mart 1926 tarihinde kabul edilen Türk Ceza Kanunu uyarınca bir yıl önce aldığı 15 yıllık hapis cezası 1 yıla inince, Nâzım Hikmet yurda dönmek için Türkiye Büyükelçiliğine birkaç kez başvurdu fakat olumlu sonuç alamadı. Bunun üzerine Temmuz 1928'de partili yoldaşı Laz İsmail (1970'lerde TKP genel sekreteri olan, Marat kod adlı İsmail Bilen) ile birlikte ülkeye sahte pasaportla girdikten sonra Hopa'da yakalanıp burada iki ay tutuklu kaldıktan sonra Rize'ye, oradan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya sevk edildiler. Burada Nâzım'ın 1925 İstiklal Mahkemesi mahkûmiyet hükmü kaldırıldı, ikisine sahte pasaport kullanmaktan üç ay ceza verildi, fakat tutukluluk süreleri mahkûmiyet süresini aşmış bulunduğu için serbest bırakıldılar. Nâzım, Ankara'da eski TKP yöneticilerinden olup 1927 Tevkifatı sonrası Kemalizm ile uzlaşmayı tercih eden Şevket Süreyya Aydemir ve başkaları tarafından ya da onlar aracılığıyla kendine yapılan Halkevi bünyesinde çalışma teklifini geri çevirip İstanbul'a gitti ve 1929'da Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel'in çıkardığı Resimli Ay dergisinin kadrosuna katıldı. Bu arada Muhsin Ertuğrul, Cemal Reşit Rey, Peyami Safa gibi ünlü isimlerle de çalıştı. Kısa sürede ülke çapında tanınan bir şaire ve düşünce adamına dönüştü.
835 Satır adlı şiir kitabı edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandırdı; Ahmet Haşim gibi şairlerin övgüsüyle karşılaştı. Fakat bu süreçte Nâzım Hikmet'in Putları Yıkıyoruz başlığı altındaki yazı dizisinde eski edebiyatı yıkmak ve yeninin temellerini atmak yönündeki fikirleri, dönemin önde gelen edebiyatçılarının tepkisini çekti.
1+1=1, 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Sesini Kaybeden Şehir ve Varan 3 adlı kitapları hakkında açılan davalar beraatla sonuçlandı. Kafatası adlı oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosunda sahneye kondu.
Bu dönemde Nâzım, TKP içerisinde de hızla öne çıktı. Fakat parti içinde Komintern'den Moskova-Ankara hükûmetleri arasındaki ilişkiler olumlu seyrederken TKP'nin Kemalist rejime karşı sert muhalefet yapmaması yönünde gelen talimatlara itiraz eden "devrimci muhalefet" hareketinin liderliğini yapmasının ardından arkadaşlarıyla birlikte Troçkist vb. olmakla suçlanıp 1932'de partiden atıldı.
Bir süre görece rahat bir dönem yaşanıp ardından yine baskılar artınca Nâzım yirmiye yakın takma ad kullanarak yazmaya devam etti. Destanlarla öne çıkan ustalık döneminin ilk kitabı sayılan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936) Türkiye'de sağlığında yayımlanan son eseri oldu. Bu tarihten 1968 yılına kadar eserlerinin Türkiye'de basım ve yayımı yasaktı.
Hapis hayatı (1938-1950)
- 1925 Ankara İstiklâl Mahkemesi Davası - 12 Ağustos'ta 15 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı.
- 1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası - 23 Ocak 1928 tarihinde gıyabında üç ay hapis cezasına çarptırıldı.
- 1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası - "Ekalliyetleri kışkırtma" suçlamasıyla yargılandı ve beraat etti.
- 1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası - İstiklal Mahkemesinin 1925 yılındaki mahkumiyet hükmü kaldırıldı.
- 1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası - “Bir zümrenin hâkimiyetini temin etmek gayesine matuf olduğu ve halkı cürüm ikaına teşvik ettiği" iddiasıyla yargılandı, oy birliğiyle beraat etti.
- 1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası - "Halkı hükümete karşı kışkırtmak" suçlamasıyla yargılandı, 29 Temmuz 1933 tarihinde altı ay üç gün hapis cezası aldı, ama ceza Af Kanunu sayesinde düştü.
- 1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası - Bir şiirinde Süreyya İlmen'e hakaret ettiği iddiasıyla yargılandı, bir yıl hapis ve 500 lira tazminat cezasına çarptırıldı. Yargıtay kararı bozdu; 29 Ekim 1933 tarihinde çıkarılan Af Kanunu sayesinde mahkeme davanın bütün sonuçlarıyla düşmesine karar verdi.
- 1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası - 18 Mart 1933 tarihinde önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı ve Sultanahmet Cezaevine kondu. 31 Mayıs'ta Bursa Cezaevine nakledildi. 30 Ekim'de açıklanan iddianamede Türkiye Komünist Partisi’nden ayrı, gizli ve özellikle işçiler arasında etkin bir örgütün kurulduğu, Nâzım Hikmet’in de bu örgüte katıldığı ve bazı bildirilerle broşürleri kaleme aldığı öne sürülmekte ve TCK’nın 146 ve 147. maddelerine göre idamı istenmekteydi. 4 Ağustos 1934 tarihinde sonuçlanan davada dört yıl hapis cezasına mahkum oldu. Af Kanunu sayesinde ceza üç yıla indirildi, tutukluluk süresi göz önünde bulundurularak tahliye edildi.
- 1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
- 1938 Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
- 1938 Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
Nâzım Hikmet ordu mensupları arasında komünizm propagandası ve örgütlenme faaliyetleri yürüttüğü iddiasıyla 17 Ocak 1938 gecesi gözaltına alındı, sonra Ankara'ya gönderildi. Harp Okulu Komutanlık Askerî Mahkemesinde "askerî kişileri üstlerine karşı kışkırtmak" suçlamasıyla yargılandı. 29 Mart 1938 tarihinde on beş yıl ağır hapsine ve ömür boyu kamu hizmetlerinden men edilmesine karar verildi. Aynı fiillerinden ötürü ayrıca Ağustos ayında 1938 Donanması Davası olarak da bilinen davada da o dönem TKP'nin önde gelen isimlerinden Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte "donanmayı isyana teşvik" suçundan yargılanıp herhangi bir tanık veya kanıt olmamasına rağmen yirmi yıl ağır hapis cezası aldı. Böylece toplam hapis cezası, birtakım indirimlerden sonra, 28 yıl 4 ay oldu.
31 Ağustos 1938'de İstanbul Tevkifhanesine, oradan da 1940 Şubat ayında Çankırı Cezaevine gönderildi. Burada birlikte kaldığı Kemal Tahir ile dostluğu daha sonra mektuplarla sürdü. Çünkü sağlığının bozulması üzerine aynı yılın Aralık ayında Bursa Cezaevine nakledildi. Burada ise Orhan Kemal ve Balaban ile birlikte kaldı. Tüm bu süre zarfında edebi çalışmalarına cezaevinden devam etti, ailesi ve arkadaşlarıyla mektuplaştı. Cezaevindeyken Kuvâyi Milliye Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları gibi sayısız eserler üretti.
Cezaevinde kaldığı yıllar boyunca hakkında verilen kararın bozulması için çabalarını sürdürdü. Gerek büyük dayısı Ali Fuat Cebesoy ve başkaları aracılığıyla yapılan çabalar gerekse doğrudan kendinin "Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum." gibi ifadeler içeren dilekçesi vb. hiç fayda etmedi.
Bu sırada, Komintern 1935'ten itibaren İtalya'da Faşizm ve Almanya'da Nazizm karşısında demokrasiyi savunmak için geniş birleşik cephe oluşturma politikası izlemiş, 1939'da başlayan II. Dünya Savaşı sırasında, özellikle 1941'de Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasının ardından bu politika uluslararası anti-faşist cephe oluşturulmasına yol açmış ve bu süreçte Nâzım da yeniden parti çizgisine uygun hareket eder olmuştu. 1945'te II. Dünya Savaşı sona erdiğinde bir yandan Türkiye'de tek parti rejiminden çok partili demokrasiye geçiş sancıları yaşanıyor, bir yandan da uluslararası planda yavaş yavaş Soğuk Savaş rüzgarları hissedilmeye başlıyor ve bu koşullarda tek cephe politikaları sürdürülmeye çalışılıyordu. 1945 yılı sonunda Komünist Partililerle Demokrat Partililerin Sabiha Sertel yönetiminde Görüşler adlı bir ortak dergi çıkarmaları dergi 1. sayısının çıkmasının hemen ardından patlak veren Tan Olayı ile tırmanan gerginlik ortamda akamete uğramış olsa da bunu 1949 yılında yine Demokrat Parti çevresinden birinin, Vatan gazetesinin liberal demokrat sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Nâzım Hikmet'e özgürlük kampanyası başlatması izledi.
Bursa'ya gidip cezaevinde Nâzım'la görüşen Ahmet Emin Yalman'ın 19 Ağustos 1949 tarihli gazetesinde [Tevfik] Fikret ve Nâzım Hikmet başlıklı başyazısını yayınlaması Nâzım Hikmet'in hapis sürecinde bir dönüm noktası oluşturdu. Liberal gazeteci Ahmet Emin Yalman'ın tek parti rejimi tarafından haksız yere hapsedilen komünist şair Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması için bu şekilde başlayan bir dizi yazısı ve gazetenin avukatı olup bu aşamada Nâzım'ın avukatlığını da devralan Mehmet Ali Sebük'e yaptırdığı on yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda kamuoyunda Nâzım Hikmet'in bir "adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazandı.
Avukatların yanı sıra Adnan Adıvar, Adnan Cemgil, Adnan Saygun, Ahmet Emin Yalman, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Naci Karacan, Bedri Koraman, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behice Boran, Cahit Sıtkı Tarancı, Falih Rıfkı Atay, Gazanfer Özcan, Halide Edip Adıvar, Hilmi Ziya Ülken, Mazhar Osman Uzman, Mehmet Ali Aybar, Melih Cevdet Anday, Mina Urgan, Mustafa Ekmekçi, Nadir Nadi, Neyzen Tevfik, Nurullah Ataç, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Refit Halit Karay, Sabahattin Eyüboğlu, Sabiha Sertel, Vâlâ Nureddin ve Zekeriya Sertel gibi aydınlar topluca imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye başvurdular. Yurt dışında da sanatçıların, hukukçuların öncülüğü ile benzer girişimler yapıldı. Paris'te Tristan Tzara’nın öncülüğünde “Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Yapıtlarını Yayma Komitesi” kuruldu; Albert Camus, Picasso, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Aragon ve Yves Montand gibi aydın ve sanatçılar bu oluşuma destek verdiler. Birleşmiş Milletler nezdinde danışma organlarından biri statüsünde olan Uluslararası Hukukçular Derneği 9 Şubat 1950'de Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması isteğiyle meclis başkanı ile milli savunma ve adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.
İktidarın bu konuda bir türlü adım atmaması ve meclisin gündeminde bulunan af kanununu çıkarmadan tatile girmesi üzerine Nâzım 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. Bu kamuoyunda büyük yankı uyandırıp imza kampanyaları başlatıldı, Nâzım Hikmet adlı bir dergi çıkarıldı. 9 Mayıs 1950'de annesi Celile Hanım, 10 Mayıs'ta şair Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat da açlık grevine başladılar. CHP oylarının %40'ın altında kaldığı, Demokrat Partinin oyların %55'ten fazlasını alarak iktidara geldiği 14 Mayıs seçimleri sonucunda ortaya çıkan yeni durum üzerine, yeni meclise ve hükûmete zaman tanımak için avukatların ve dostlarının ricasıyla 19 Mayıs'ta greve ara verdi. Sonunda 14 Temmuz'da meclisten çıkarılan genel af kanununun ertesi gün Resmi Gazete'de yayınlanmasıyla 15 Temmuz 1950'de, 12 yılı aşkın aralıksız hapis hayatının ardından özgürlüğüne kavuştu.
22 Kasım 1950'de Dünya Barış Konseyi tarafından Julius Fučík, Pablo Picasso, Pablo Neruda, Paul Robeson ve Wanda Jakubowska ile birlikte kendine Uluslararası Barış Ödülü verildi. Kendisi katılamadığı için törende onun adına ödülü alıp kabul konuşmasını yapan Neruda oldu.
Sürgün dönemi
Serbest bırakıldıktan sonra - yasal olarak yükümlülüğü olmamasına rağmen - askere çağrılınca, kötüleşen sağlık durumu da göz önünde bulundurulduğunda öldürülmek istendiği endişesiyle 17 Haziran 1951'de barış ödülü parasının bir kısmıyla satın aldığı ve kayınbiraderi Refik Erduran'ın kullandığı sürat motoruyla İstanbul'dan Karadeniz'e açılarak Romanya üzerinden Moskova'ya gitti. Bir daha Türkiye'ye dönemedi.
Ayrılışından bir ay sonra, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı. Bu gelişme üzerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından –hey gidi dünya– çıkarılmışım. Beni Türklükten, halkımın evladı olmaktan, milletime ölümsüz bağlı bulunmaktan kimse, hiçbir kuvvet çıkaramaz, ayıramaz” açıklamasında bulundu.
Sovyetler Birliği'ne 1920'li yıllar ve 1930'ların başlarından farklı olarak II. Dünya Savaşında faşizmi yenilgiye uğratan Kızıl Ordunun başkomutanı Stalin'e sevgi ve saygı duyarak geldi. Fakat Stalin ve Sovyet komünist partisi politbürosu Nâzım konusunda temkinli bir politika izledi. Gelir gelmez Nâzım'a en iyi sağlık hizmeti sağlanması, Moskova'da büyük bir daire tahsis edilmesi ve Rusça basılan eserleri için en yüksek seviyeden telif ödenmesi için politbüro kararı çıkarıldı fakat siyasi konularda, parti işlerinde ona güvenilmiyordu. Nâzım da Stalin Rusyası'nda toplumun tamamen susturulmuş ve sindirilmiş olduğunu, bürokratizmin ve kişiye tapınmacılığın hüküm sürdüğünü, hatta birçok TKP'li yoldaşının Sibirya'daki kamplara sürüldüğünü ve Stalin'in terör rejimi altında öldüğünü öğrendikçe bunlara tepki duyuyor fakat içinde bulunduğu şartları dikkate alarak düşüncelerini sadece eş dost arasında dillendirip kamuoyu önünde yasal siyasete uygun davranıyordu.
Ağırlıkla Nâzım'ın getirdiği bilgiler ve fikirleri ile Sovyet komünist partisine "TKP MK Politbüro üyesi Marat ve TKP üyesi Nâzım Hikmet" imzasıyla sunulan 23 Temmuz 1951 tarihli raporda Türkiye'deki durumun etraflı bir çözümlemesi yapıldıktan sonra TKP'nin güçlendirilmesi için çeşitli öneriler ve yardım talepleri yer alıyordu. Bunlar arasında yurt dışına yasal yoldan çıkamayan TKP yönetici ve üyelerinden Reşat Fuat Baraner, Mehmet Ali Aybar, Sabiha Sertel ve Kemal Tahir ile duygudaşlardan Zekeriya Sertel ve Yıldız Sertel'in yasa dışı şekilde çıkarılmasına yardım talebi de vardı (oysa o sırada Sertel ailesi zorlukları sonunda aşarak çoktan Paris'e varmışlar, Moskova'da olduğunu öğrendikleri Nâzım'la iletişim kurmaya çalışıyorlardı). Bu öneri ve yardım taleplerinden Dış Büro kurulması, (adı daha sonra Bizim Radyo olarak kararlaştırılan) "Bağımsız Türkiye Radyosu" adlı radyo yayınına başlanması gibi çoğu sonraki yıllarda adım adım uygulamaya kondu.
Nâzım'ın sürgündeki ilk uluslararası yolculuğu Ağustos 1951'de yine Sovyet Komünist Partisi politbüro kararıyla çıkan izinle ve yanında gizli servis elemanı biri olmak üzere Doğu Berlin'deki 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivaline onur konuğu olarak katılmak oldu. Fakat Moskova'daki yetkililer tarafından burada genç TKP'lilerden oluşan Türkiye delegasyonu ile zaman zaman Sovyet korumasını atlatarak yaptığı kimi görüşmeler, özellikle de Sevim Belli'ye Türkiye'ye dönüp gizli parti örgütleriyle bağlantı sağlama görevi vermesinin TKP'ye yönelik 1951 Tevkifatında önemli payı olduğu kanısı nedeniyle kendiyle ilgili güven sorunu uzun yıllar devam etti.
Festivalin ardından, Eylül 1951'de Bulgaristan Komünist Partisinin daveti üzerine Bulgaristan'a gitti. İktidarın kurmaya çalıştığı sosyalist düzene, kooperatifleşmeye vb. Türk ve Müslüman azınlığın bütünleşmesinde sorunlar yaşanıyordu. Sonunda yeni düzeni benimsemeyenlerin Türkiye'ye göç etmesine izin verme kararı verilmiş ancak ülke nüfusunun onda birini bulan Türklerin neredeyse tümünün göç etmeye kalkışması üzerine bunun ekonomik sonuçlarından korkularak karardan dönülmüştü. Nâzım Hikmet'ten beklenen bu sorunun çözümüne yardımcı olmasıydı. Bunun üzerine Nâzım dört gün içinde yirmi köy dolaşıp binlerce insanla görüşerek bir yandan onları Türkiye'ye göç etmekten vazgeçirmeye, diğer yandan onların sorunlarını belirlemeye çalıştı. Sofya'ya dönünce parti ve hükûmet yetkililerine şu önerilerde bulundu: "Bu sorunu çözmek, Türk halkının burada sizlerle beraber kardeşçe yaşamasını istiyorsanız: 1- Onların dillerine, dinlerine saygı gösteriniz. 2- Onlar için Türkçe dersler veren okullar açınız. 3- Bu okullar için öğretmen okullarında öğretmen yetiştiriniz. 4- Onlar için Türkçe gazete, dergi, kitap vs. yayımlayınız. 5- Radyoda, Türkçe yayınlara ve Türk şarkılarına önem veriniz." Bulgar parti ve hükûmetinin bu önerileri ciddiye alması sonucunda ortam yumuşadı.
Bu sürgün yıllarında siyasal eylemlerinin ağırlıklı bir bölümünü oluşturan Dünya Barış Konseyi çalışmaları kapsamında Avusturya, Bulgaristan, Çin, Doğu Almanya, Fransa, Macaristan, Küba, Mısır gibi birçok ülkeye yolculuk yaptı; buralarda konferanslarda, savaş ve emperyalizm karşıtı etkinliklerde yer aldı.