Yılmaz Güney
Türk sinema sanatçısı (1937–1984)
👁 1 görüntülenmeGüney, eserlerinin birçoğunu sol perspektiften üretmiş ve bunları Türkiye'deki işçi sınıfı insanlarının içinde bulunduğu kötü duruma adamıştır. Filmlerinde Türkiye'deki toplumsal yapı ile birlikte Kürt halkının, kültürünün ve dilinin tasvirini etkin bir şekilde kullanmıştır.
1959 yılında sinemaya adımını atan Güney'in kariyeri içinde, hem siyasi suçlar hem de cinayet nedeniyle olmak üzere pek çok hapis ve sürgün cezası bulunmaktadır. Türkiye'de yaşanan 1960 Darbesi dönemini takip eden 1961 yılında, daha önceden 19 yaşındayken yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezası aldı. Beş yıl kadar sonra, Hudutların Kanunu filminin çekimleri sırasında Şanlıurfa'da alkollü araç kullanırken bir çocuğa çarparak ölümüne sebep oldu ve bir süre tutuklu kaldı. 1967'de Nebahat Çehre ile evlendi; evliliklerinde ve öncesinde bazı şiddet vakaları mevcuttu. Güney, 1968'de bir kavga sonrası arabasını Çehre'nin üzerine sürüp ona çarptı; Çehre'nin köprücük kemiği kırıldı ve başına dikiş atıldı, olaydan kısa bir süre sonra da boşandılar. İki yıl sonra Jale Fatma (Fatoş Güney) ile evlendi.
Kariyerinin ilk dönemlerinde daha çok macera ve aksiyon filmleri çeken Güney, 1960'ların sonlarından itibaren ise toplumsal, dramatik ve politik filmlere yöneldi. Bu alanda yaptığı ilk önemli film, 1970'te yönettiği Umut oldu. 1972'de Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanlarına yardım ettiği gerekçesiyle 10 yıl hapse mahkûm edilse de 1974 Genel Affı sonucunda serbest kaldı. Aynı yıl, Endişe filminin çekimleri için bulunduğu Adana'da bir gazinoda Sefa Mutlu adındaki yargıcı silahla öldürdü. Cinayetin ardından yargılandı ve 1976'da 19 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste kaldığı dönemde senaristliğe ve yönetmenliğe devam etti. 1978'de senaryosunu yazdığı ve Zeki Ökten ile yönettiği Sürü, 1979'da Locarno Uluslararası Film Festivali'nde "En İyi Film" ödülü olan Altın Leopar'ı kazandı.
12 Eylül Darbesi'nden sonra Güney, 1981'de izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevi'ne geri dönmeyip yurt dışına firar etti ve yaşamını Fransa'da sürdürmeye başladı. Kendisinin yazdığı, yapımcılığını üstlendiği, kurguladığı ve asistanı Şerif Gören ile birlikte yönetmenliğini yaptığı 1981 yapımı Yol filmi, 1982'de Cannes Film Festivali'nde "En İyi Film" seçilip Altın Palmiye kazandı ve bu ödülü Türkiye'den kazanan ilk yönetmen oldu. Güney, firarından sonra yurda dönme çağrılarına uymadığı gerekçesiyle 12 Eylül döneminde, 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 1983'te Cigerxwîn ve Abdurrahman Şerefkendi gibi Kürt şairlerle birlikte Paris Kürt Enstitüsü'nü kurdu. 9 Eylül 1984'te, mide kanserinden dolayı 47 yaşında Paris'te öldü.
İlk yılları: 1937-1958
Yılmaz Güney'in doğum adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün, "kırılması zor ve sert meyve çekirdeği" demektir. 1 Nisan 1937 tarihinde, toprağı olmayan köylü bir ailenin iki çocuğundan biri olarak Adana'nın Yüreğir ilçesine bağlı Yenice köyünde doğdu. Zaza kökenli babası Hamit, Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinin Desman köyünden; Kürt kökenli annesi Güllü ise Muş'un Varto ilçesindendir. Annesinin ailesi, I. Dünya Savaşı sırasında Rus İmparatorluğu ordusunun ilerlemesinden kaçmayı umarak Muş civarından Siverek'e taşınmış ve Güllü Hanım orada Hamit Pütün ile evlenmişti. Daha sonra aile, Hamit'in kardeşlerinin ölümüyle sonuçlanan bir kan davası nedeniyle Siverek'ten Adana'ya kaçmıştı. Yılmaz'ın ailesi; toprak sahibi olmayan bir çiftçi ailesiydi.
Çocukluğu Adana'da geçen, ilkokul üçüncü sınıfa kadar doğduğu Yenice'de okuyan ve geçinmek için çiftçilik dışında simit satıcılığı, at arabası sürücülüğü ve pamuk işçiliği gibi işlerde de çalışan Güney, lise yıllarında bisikletiyle sinemalara 16mm bobinleri taşıyarak sinema sektörüyle tanıştı. O zamanlar Adana'da sinema çok popülerdi. Güney, kendi tabiriyle "maddi durumu iyi olmayanlar için açılmış olan açık hava sinemalarına" sıklıkla gidip filmler izlerdi. Çocukluğunun geçtiği Adana, ileride birçok filmine konu oldu.
Adana'da bir süre çeşitli film şirketlerinde çalışan Güney, 1957'de Ankara'ya gitti ve Ankara Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne kaydını yaptı. Ancak sinema alanına yönelmek için Ankara Üniversitesinden ayrılmaya karar verdi ve İstanbul'a gitti. Orada yönetmen Atıf Yılmaz ve hemşehrisi Yaşar Kemal ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikâyeler yazdı. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle onun asistanı olarak çalışmaya başladı.
Sinemaya başlaması: 1959-1965
"Ben sinemayı ilk defa, köyümüze gelen kutulu bir makinada tanıdım. [...] Sinemanın taşıyıcısı, yani o kutunun taşıyıcısı; filmi seslendiren, filmin şarkılarını söyleyen, filmdeki olayları anlatan aynı zamanda bir şovmen gibiydi. Daha sonra şehre sinema hastası hâliyle geldim. Daha çok kovboy filmlerini, gangster filmlerini, kavgalı dövüşlü filmleri, savaş filmlerini seviyordum. Daha sonra, bu çocukluk döneminin tatları yerini daha sosyal içerikli filmlere bıraktı ve ondan sonra filmlerde daha başka şeyler aramaya başladım."
— Yılmaz Güney, 1984
Yılmaz Güney, 1959'da Atıf Yılmaz ve Yaşar Kemal'in önerisiyle Bu Vatanın Çocukları isimli filmde rol alarak sinema hayatına doğrudan adımını attı. Ayrıca Güney, başrol oynadığı bu filmin senaryosunu Atıf Yılmaz ve Yaşar Kemal ile birlikte yazdı. Aynı yıl Atıf Yılmaz'ın yönettiği Ala Geyik filminde senarist ve başrol, Orhon Murat Arıburnu'nun yazıp yönettiği Tütün Zamanı filminde başrol, tekrar Atıf Yılmaz'ın yönettiği Karacaoğlan'ın Kara Sevdası filminde ise senarist ve yönetmen yardımcısı olarak görev yaptı.
Bunların yanında Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Güney, 1956'da yazdığı "3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" isimli öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandı ve 1961'de bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezasına mahkûm oldu. Sürgün dönemini Konya'da geçirdi. Hapishane sürecinde, bazılarının "komünist bir roman" olarak adlandırdığı ve yoksul köylüleri konu alan Boynu Bükük Öldüler adlı bir kitap yazdı. İki yıl sonra kaldığı yerden devam eden Güney, bu dönemde daha çok macera ve aksiyon filmleri çekti. Oynadığı filmlerin genellikle senaryosunu yazan Güney, filmlerinde "ezilen, hor görülen Anadolu insanının otoriteye başkaldırısı" konusunu işledi ve kariyeri boyunca solcu perspektife sadık kaldı.
Sinemada yükseldiği yıllar: 1966-1971
Bülent Oran'ın yazdığı ve Yılmaz Atadeniz'in yönettiği 1966 yapımı Çirkin Kral filmi, kendisine halk tarafından "Çirkin Kral" lakabının verilmesine ve bu lakapla tanınmasına neden oldu. Güney'in bu dönemdeki en önemli filmi ise, Lütfi Ömer Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı Hudutların Kanunu (1966) idi. Bu filmin çekimleri sırasında Güney, Şanlıurfa'da alkollü araç kullanırken arkasından koşan yedi yaşındaki bir çocuğa çarparak yaralanmasına ve ölümüne sebep oldu. Olaydan sonra tutuklanan Güney, ölen çocuğun babasının şikayetçi olmaması nedeniyle iki ay sonra serbest bırakıldı. Sınır boylarında kaçakçılık yapan köylüler üzerinden bozuk düzeni eleştiren Hudutların Kanunu filminde Pervin Par, Erol Taş, Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak gibi isimlerle çalışan Güney, canlandırdığı "Hıdır" karakteriyle 1967'deki 4. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı ve bu, aldığı ilk büyük ödül oldu. Aynı yıl Çirkin Kral Affetmez, Benim Adım Kerim, Şeytanın Oğlu, Eşkiya Celladı, İnce Cumali ve daha birçok filmde oynadı.
Yılmaz Güney, 1968'de kendi yapım şirketi Güney Film'i kurdu ve bundan sonra rol alacağı filmlerin çoğunda yapımcılık ve yönetmenlik yapmaya başladı. 1966'dan itibaren üstlendiği filmlerle önemli miktarda para kazandı ve bu da ona bir miktar mali özgürlük sağladı. 1968'de, kendisinin yazıp yönettiği ve başrolünü nikâhlı eşi Nebahat Çehre ve Hayati Hamzaoğlu ile birlikte paylaştığı Seyyit Han: Toprağın Gelini filmini çekti. Film, köyde pek çok düşmanı olan Seyyit Han'ın Keje isimli bir kadına sevdasını anlatmaktadır. Güney bu filmle 1969'daki 1. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görüldü ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanan Fatma Girik'le birlikte bu ödüle sahip olan ilk sanatçı oldu. Aynı yıl Bir Çirkin Adam filmini çekti. Senaristliğini, yönetmenliğini, yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği bu film, babasını arayan "Bino" adlı genç bir kiralık katilin öyküsünü anlatmaktadır. Bir Çirkin Adam, Güney'e 1970'teki 7. Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Film" ve "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerini kazandırdı. Aynı yıl Atıf Yılmaz'ın yönettiği, Hülya Koçyiğit'le başrol oynadığı ve bir kan davasını konu alan Zeyno filminde yer aldı. 1968'de askere giden ve 1970'te dönen Güney, askerliğini Sivas'ta yaptı.
1960'lı yılların sonundan itibaren macera ve gangster filmlerinden uzaklaşıp ülke gerçeklerine değinen ve dram yüklü filmlere yönelen Yılmaz Güney'in bu alandaki ilk büyük projesi, 1970 yılında çektiği Umut filmi oldu. Film, geçimini atına bağlamış olan bir faytoncunun, atının bir araba çarpması sonucu ölmesinin ardından meçhul bir definenin peşinden koşmasını anlatmaktadır. Senaristliğini, yönetmenliğini ve yapımcılığını Yılmaz Güney'in yaptığı Umut, aynı zamanda "Türk sinemasının ilk gerçekçi filmi" ve "ülkede o tarihe kadar çekilen en iyi film" olarak kabul edilmiştir. Umut, aynı yıl düzenlenen 2. Adana Altın Koza Film Festivali'nde beş farklı alanda ödüle değer görüldü ve Güney'e de "En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Senaryo" ödüllerini kazandırdı. Güney, Umut filmi ile kazandığı ödülünün parasını filmde yer alan oyuncular arasında paylaştırdı. Daha sonra çeşitli gerekçelerle sansüre uğrayan film, kaçak olarak yurt dışına kaçırılıp 1971 Cannes Film Festivali'nde gösterildi.
1971 yılında Yılmaz Güney; Acı, Ağıt, Baba, Umutsuzlar, Yarın Son Gündür, Vurguncular gibi hem senaryolarını yazdığı, hem yönettiği, hem de başrol oynadığı filmlerle festivallere katılmaya devam etti. Acı ve Yarın Son Gündür filmlerinde Fatma Girik ile başrol oynayan Güney, Filiz Akın ile başrolü paylaştığı Umutsuzlar filminde ise "Fırat" isimli âşık bir kabadayıyı canlandırdı. Ağıt filminde kaçakçıların, Baba filminde ise çocuklarının geleceği için para karşılığında işlemediği bir suçu üstlenip hapishaneye giren bir babanın öyküsünü anlattı. Türkiye'de 200'den fazla filmin çekildiği 1971 yılında, Güney'in dram temalı Ağıt ve Acı ve romantik temalı Umutsuzlar filmleri, o yılki 3. Altın Koza Film Festivali'nde sırasıyla En İyi Film, En İyi 2. Film ve En İyi 3. Film seçildi. Güney, Ağıt filmiyle ayrıca En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerinin de sahibi oldu. Fatma Girik de Güney'in Acı filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Yılmaz Güney, festivalde Ağıt filmi ile aldığı birincilik ödülünü Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı'na bağışlarken Umutsuzlar filmi ile aldığı parayı da Adanaspor kulübüne bağışladı.
1972'deki 4. Altın Koza Film Festivali'nde ise daha önce görülmemiş bir olay meydana geldi. Festival jürisinin ilk oylamasında Güney, Baba filmiyle En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine layık görülmüştü. Fakat 12 Mart Muhtırası yetkililerinin "solcu" Güney'e olan politik baskıları nedeniyle Adana Büyükşehir Belediye Başkanı duruma itiraz etti ve sonrasında yeniden toplanan jüri, bu ödülleri oylamada ikinci olan isimlere verdi. Yaralı Kurt filmindeki performansıyla oyunculuk kategorisinde ikinci sırada bulunan Cüneyt Arkın, ödülü reddetti. Arkın, 2016'da Simge Fıstıkoğlu'nun Yüz Yüze programında konuyla ilgili şu ifadeleri kullandı: "O ödül Yılmaz'ın hakkıydı. Aklı başında herkes bunu bilirken, o ödül bana yakışır mıydı?"
İki yıllık hapis dönemi: 1972-1974
Yılmaz Güney, 12 Mart Muhtırası sonrası Maltepe Cezaevi'nden firar eden ve İsrailli diplomat Efraim Elrom'un öldürülmesinden sorumlu olan başta Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir olmak üzere Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin militan devrimcilerine yardım etti. O sıralar eşi Fatoş Güney ile birlikte İstanbul, Levent'te oturan Güney, eşinin de oluruyla onları bir süre bizzat kendi evinde sakladı. Bundan dolayı Mart 1972'de tutuklanan Güney, mahkeme kararıyla 10 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkûmluğunun bir kısmını Selimiye Cezaevi'nde yatarak geçirdi. Bu dönemde "Selimiye Üçlemesi" adı altında üç kitap (Hücrem, Salpa ve Sanık) kaleme aldı. Güney yaklaşık iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra, Bülent Ecevit başbakanlığındaki 37. Türkiye Hükûmeti tarafından çıkarılan genel aftan yararlanarak 20 Mayıs 1974'te Üsküdar Cezaevi'nden çıktı.
Hapisten çıkış, cinayet işlemesi ve mahkeme: 1974-1976
Güney hapisten çıktıktan sonra kafasındaki projeleri gerçekleştirmeye başladı. 12 Mart 1971'deki askerî müdahaleden sonra tutuklandığı için çekimleri yarıda kalan dram türündeki Zavallılar filmini Atıf Yılmaz'ın katkılarıyla tamamladı. Ardından çektiği Arkadaş (1974) filminde Kerim Afşar ve o sıralar 18 yaşında olan şarkıcı Melike Demirağ ile başrol oynadı, ayrıca 19 yaşında olan Civan Canova'nın da ilk defa bir sinema filminde oynamasını sağladı. Arkadaş filminde canlandırdığı "Azem" karakteriyle yozlaşmış toplumsal yapıyı eleştirdi. Güney, Çukurova'daki pamuk işçilerini anlatacağı toplumsal türdeki diğer filmi Endişe'nin çekimlerini ise Eylül ayında doğum yeri Adana'da gerçekleştirecekti. 13 Eylül 1974'te Güney, Endişe filminin çekimlerinin ilk günü akşamı film ekibiyle Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoya gitti. Yanında eşi Fatoş Güney, dönemin Adana Belediye Başkanı Ege Bagatur, Güney'in sektörden arkadaşları Ali Özgentürk ve Şerif Gören de vardı. Gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu ile bir tartışma yaşadı ve yargıç Yılmaz Güney tarafından kafasından silahla vurularak öldü. Güney, bu cinayetten tutuklandı. Yarıda kalan Endişe filminin çekimlerini ise Güney'in asistanı Şerif Gören devraldı ve tamamladı.
Güney'in yargılaması, 25 Ekim 1974'te Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başladı. Bu sırada, daha önce yaptığı üç film Endişe, Arkadaş ve Zavallılar, 1975'teki 12. Altın Portakal Film Festivali'nde sırasıyla "en iyi üç film" seçildi. Yılmaz Güney, yargı sürecinin sonunda, suçlu bulunarak 13 Temmuz 1976 tarihinde 19 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Güney, hapishane sürecinde verdiği bir röportajda "cezasının aslında 9 yıl olduğunu, politik nedenlerle kendisine 19 yıl verildiğini" söyledi.
Yılmaz Güney'in ailesi, Aralık 2023'te bu davanın yeniden görülmesi için mahkemeye başvurdu. Verilen dilekçede Mutlu'nun mezarının açılıp otopsi yapılması istendi. Dilekçede çeşitli gerekçeler sunularak olayın bir kaza olduğu, Güney'in kasten öldürme suçunu işlemediği öne sürüldü. Konuyla ilgili başlatılan bir imza kampanyasına aralarında Ahmet Ümit, Ali Sürmeli, Barış Atay, Ciwan Haco, Deniz Barut, Deniz Türkali, Füsun Demirel, Grup Yorum, Halil Ergün, Nur Sürer, Caner Cindoruk, Şivan Perwer, Müjde Ar, Füsun Demirel, Haluk Tolga İlhan, İsmail Hacıoğlu, Nebahat Çehre, Necmettin Çobanoğlu, Orhan Aydın, Sedef Avcı, Tamer Levent, Yasemin Yalçın ve Yüksel Aksu gibi isimler de olmak üzere 200'ü aşkın sanatçı katıldı. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Ocak 2024'te bu talebi reddetti. Kararda, olayın üzerinden 50 yıl geçtiği, tüm yargısal süreçlerin tamamlandığı, Mutlu'nun mezarının açılmasının dosyaya bir yenilik katmayacağı ifade edildi. Ayrıca Güney'in silahı bilinçli ateşlediği ve bu durumda da meşru müdafaa şartlarının oluşmadığı söylendi.
Cezaevi yılları: 1976-1981
Güney'in cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. İçeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini, şiir ve öykülerini; o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayımladı. Senaryo yazmaya devam etti. Bu dönemde senaristliği ve yapımcılığını üstlendiği, arkadaşı Zeki Ökten tarafından çekilen Sürü (1978) ve Düşman (1979) filmleri büyük ilgi gördü. Tarık Akan, Melike Demirağ, Tuncel Kurtiz gibi oyuncuların başrolde yer aldığı Sürü filminde Güney, Siirt'in Pervari ilçesindeki dağlarda ve yaylalarda yaşayan bir Kürt ailesini ve bu ailenin geçimini anlattı. Böylece ilk kez bir filminde, kendi etnik halkı olan Kürtlerin yaşadığı zorluklara detaylıca değindi ve yeri geldiğinde Kürtçeyi kullanmaktan çekinmedi. Politik sahneler de barındıran Sürü, İstanbul ve Ankara'da birkaç kez gösterildikten sonra sansüre uğradı ve 12 Eylül Darbesi'nden sonra da filme resmî yasak geldi. Sürü, 1979'da İsviçre'deki Locarno Uluslararası Film Festivali'nde "En İyi Film" ödülü olan Altın Leopar'ı kazandı. Aytaç Arman'ın başrolde yer aldığı Düşman ise Berlin Film Festivali'nde gösterildi ve Mansiyon Ödülü'nü kazandı. Bu iki filmin başarısı, Güney'in yurt dışında çeşitli çevrelerce tanınmaya başlamasını sağladı. Hapishanedeyken Elia Kazan, siyasi aktivizmi nedeniyle hapse atıldığına inanarak birkaç kez onu ziyaret etti ve destekledi.