Modern Nörobilim, Freud'un 130 Yıllık Öngörüsünü Yeniden Keşfediyor
Yeni bir Entropy dergisi makalesi, beyin fonksiyonunu bir tahmin makinesi olarak gören modern nörobilim modeli ile Freud'un psikanaliz teorileri arasındaki şaşırtıcı paralellikleri ortaya koyuyor.
Freud'un 130 yıl önce ortaya attığı bazı fikirler, günümüz nörobilim araştırmalarının en popüler teorileriyle neredeyse aynı çizgide ilerliyor. Entropy adlı nörokognitif dergide yayımlanan yeni bir makale, beyni sürekli olarak gelecek olayları tahmin eden ve bu tahminleri duyusal verilerle güncelleyen bir "tahmin makinesi" olarak tanımlayan modern nörobilim modeli ile psikanalizin uzun süredir geliştirdiği öngörü kavramları arasında çarpıcı benzerlikler olduğunu savunuyor. Araştırmacılar, bu iki disiplinin birleştirilmesinin insan zihninin işleyişine dair daha bütüncül bir anlayış sunabileceğini belirtiyor.
Makalenin temelini oluşturan "prediction paradigm" (tahmin paradigması), beyin fonksiyonunun sürekli bir öngörü süreci üzerine kurulu olduğunu öne sürer. Beyin, gelecekte ne olacağını tahmin eder, ardından gelen duyusal bilgilerle bu tahminleri karşılaştırarak günceller. Bu dinamik süreç, algı, davranış ve duygusal düzenlemeyi şekillendirir. Araştırmacılar Erik Stänicke, Bendik Hovet, Line Indrevoll Stänicke ve psikoloji bölümünden diğer meslektaşları, bu çerçevenin psikanalizin uzun zamandır savunduğu öngörü mekanizmalarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü vurguluyor.
Psikanaliz, öngörüleri öznel düzeyde ele alırken, nörobilim bu süreçleri fizyolojik düzeyde incelemektedir. Örneğin, psikanalitik "projeksiyon" kavramı, bir kişinin başkalarına kendi duygularını, niyetlerini ya da özelliklerini atfetmesi olarak tanımlanır. Stänicke, bu durumu beynin tahmin süreçleriyle ilişkilendirerek, "Kalıcı beklentilerimiz, dünyayı mevcut beklentilerimize uygun biçimde şekillendirir" diyor. Geçmişteki sosyal etkileşimlerimiz, gelecekteki ilişkiler ve durumlar için beklentilerimizi yavaş yavaş şekillendirir; bu da nörobilimde "aktif çıkarım" (active inference) olarak adlandırılan bir mekanizmayla paralellik gösterir.
Makale ayrıca, hem tahmin nörobilimi hem de psikanalitik teori, zihni istikrar ve öngörülebilirlik arayışında bir sistem olarak tanımladığını vurguluyor. Bu durum, psikolojik denge (homeostasis) kavramıyla ilişkilidir. Tahmin beyni modeli, belirsizliği azaltarak dünyayı daha anlaşılır kılmaya çalışır; psikanalistler ise zihnin, uyumsuz olsa bile tanıdık ilişki kalıplarını yeniden yaratma eğilimini dile getirir. Stänicke, bu benzerliğin zihinsel bozuklukların anlaşılmasında yeni ufuklar açabileceğini belirtiyor: "Paranoyak düşünceler ya da içselleştirilmiş eleştirel ses gibi katı ve kalıcı semptomlar, esnek olmayan tahmin modellerine işaret eder."
Bu bağlamda, bireylerin otomatik olarak eleştiri, reddedilme ya da düşmanlık beklemesi ve bu beklentiyi gerçek dışı durumlarda bile sürdürmesi, hem nörobilimsel hem de psikanalitik açıdan açıklanabilir. Derinlemesine yerleşmiş bu zihinsel modeller, belirsizliği azaltma işlevi gördükleri için varlıklarını sürdürebilir, ancak aynı zamanda gerçekliği çarpıtarak psikolojik değişimin uzun zaman almasına yol açar. Araştırmacılar, beklentilerin sadece bilinçli inançlar olarak değil, aynı zamanda prosedürel hafıza içinde de kodlandığını ve bu kodların ilişkisel davranış biçimlerine yansıdığını vurguluyor.
Psikoterapinin, özellikle terapist‑hasta ilişkisindeki yeni deneyimlerle bu katı kalıpları yavaş yavaş değiştirebileceği belirtiliyor. Stänicke, "Tahmin nörobilimi, psikanalitik fikirler için biyolojik bir temel sunarken, psikanaliz de nörobilimin tahminlerin günlük yaşamda nasıl deneyimlendiğini, yorumlandığını ve ifade edildiğini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir" diyor. Bu iki disiplinin entegrasyonu, nörolojik mekanizmalarla öznel deneyimi birleştiren daha bütüncül bir psikolojiye kapı aralayabilir ve subjektiviteyi bilimsel bir çerçevede yeniden tanımlayabilir.