Akıl
olayları bilinçli bir şekilde anlamlandırma, mantık yürütme ve yeni veya mevcut bilgilere dayanarak uygulamaları, kurumları ve inançları uyarlama veya gerekçelendirme kapasitesi
Akıl (Arapça: عقل) ya da us, felsefede yeni kavramlar oluşturma ve bu kavramlara dayanarak yargıya varma yeteneği olarak tanımlanır. Günümüz Batı düşüncesi, bu kavramı büyük ölçüde akıl yürütme (us) anlayışıyla ilişkilendiren ve algıdan ayıran Immanuel Kant’ın etkisiyle şekillenmiştir.
Kant, aklın sınırlarını şöyle ifade eder: “Akıl, fenomenlerin benzerliğinden kurallar çıkarma yeteneğidir.” Bir başka açıklamasında ise, “Akıl, aklın kendini genişletemeden sınırlandırdığı bir kısıtlama gücüdür” der. Rudolf Eisler ise aklı daha kapsamlı bir biçimde tanımlayarak, “Akıl (logos, epistêmê, intellectus, intelligentia, ratio, entendement, understanding) geniş anlamda, zekâyı ve düşünme gücünü ifade eder; dar anlamda ise ruhun bütün olarak anlama, doğru kavrama ve soyutlama yoluyla hükme varma kapasitesidir” sözüyle, aklın kavramlar arasındaki bağlantıyı kurarak kıyaslama ve inceleme yapma yetisini vurgular. Eisler ayrıca, “akli selîm (bon sens)”, özel bir eğitim gerektirmeden normal insanlarda doğal olarak bulunan, metodik olmaktan uzak ve bu nedenle hatalı sonuçlara daha yatkın olan bir kavrama ve hüküm verme gücü olarak tanımlar.
Arthur Schopenhauer ise aklı, nedenselliği kavrama yeteneği olarak görür ve “Maddenin öznel bağıntısı ya da aynısı olan nedensellik akıldır; tek işlevi ve tek gücü nedenselliği kavramaktır” şeklinde özetler. René Descartes da akli selîmi şöyle tanımlamıştır: “Akli selîm, dünyada en iyi dağıtılmış olandır; herkes ondan yeterince pay aldığını sanır. Hatta en az memnun olan kişiler bile sahip oldukları akıldan fazlasını istemezler.”