Hayvan deyince aklımıza gelen, çoğunlukla hareket edebilen ve besinlerini dışarıdan sağlayan canlılardır. Türkçede bu kavramı karşılayan birçok yerel sözcük de var; örneğin Anadolu’nun bazı bölgelerinde hayvan yerine “bav”, “bobos”, “böçü”, hatta “medek” gibi ifadeler kullanılır. Dilimize Arapçadan geçen “hayvan” kelimesi, aslında genel anlamda canlı varlığı ifade ederken, günlük konuşmada genellikle insandan başka nefes alan ve hareket eden canlıları kastetmek için kullanılır. Bilim dünyasında ise bu canlı grubuna Latince kökenli “Animalia” adı veriliyor; Yunanca’da ise “metazoa” terimiyle anılırlar.
Bu organizmalar, çok hücreli yapılarıyla dikkat çeker; hücreleri arasında karmaşık doku organizasyonları ve hücre göçleri görülür. Beslenme biçimleri de onları bitkilerden ve mantarlardan ayıran önemli bir özellik: hayvanlar, organik maddeleri sindirerek tüketirken, hücre duvarına sahip değillerdir. Embriyonik gelişim sürecinde yaşadıkları evreler de oldukça özenli bir düzen içerir. Üreme açısından bakıldığında ise çoğu hayvan diploit (çift kromozomlu) bireylerden oluşurken, gamet adı verilen üreme hücreleri haploittir (tek kromozomlu). Bu sayede dişi ve erkek gametlerin birleşmesiyle yeni bir canlı oluşur. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon hayvan türü tanımlanmış olsa da, henüz keşfedilmemiş türlerle birlikte toplam sayının 7 milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor.
Hayvanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için doğrudan ışığa değil, dışarıdan aldıkları besinlere bağımlıdırlar. Bu özellikleri, fotosentez yapan bitkilerden ve alglerden ayrılmalarını sağlar. Hücre duvarına sahip olmamaları da onları, hücre duvarı olan bitkiler, algler ve mantarlardan farklı kılar. Üreme stratejileri ise hayvanlar arasında büyük bir çeşitlilik gösterir; örneğin memelilerde iç üreme ve dış gelişme görülürken, bazı kurbağa ve balık türlerinde dış üreme ve dış gelişme gibi farklı yöntemler izlenir. Bu esneklik ve adaptasyon yeteneği, hayvanların neden bu kadar geniş bir coğrafyada ve farklı ekosistemlerde var olabildiklerinin temel sebebidir.