Mekân
mimarlıktan gelen Türkçe terim
Mekân, yani bir yer, farklı bakış açılarıyla ele alınsa da genellikle “insanı çevresinden belli bir ölçüde ayıran, içinde eylemlerini sürdürebileceği boşluk” ve “gözlemcinin sınırları algılayabildiği uzay parçası” olarak tanımlanır.
Mimarlık, iç mimarlık ve peyzaj mimarlığı gibi disiplinlerin temel konusunu mekân oluşturur; bir yapının varlığı da esas olarak bu boşluğa dayanır. Mekânsız bir mimari eser, varlığından söz etmek mümkün olmayacaktır.
Canlıların korunma içgüdüsü, onları çevreden ayırma, yani yalıtma ihtiyacını doğurur. Bu bağlamda yapı, canlıyı içine alarak evrensel boşluktan izole eden bir uzay parçası hâline gelir. İnsan, kendini güvende hissettiği sınırlı bir hacim yaratma ihtiyacıyla, çevresindeki sonsuzluğu bir ya da birkaç yönde sınırlayıp ona özel bir iç mekan kazandırır.
Mekânın sınırları mutlaka fiziksel duvarlarla çevrili olmak zorunda değildir. Sınırların algılanabilir olması yeterlidir; bu sınırlar görsel, dokunsal ya da ses gibi farklı duyularla da hissedilebilir. Mekân algısı, yalnızca görme duyusuna dayanmaz; tüm duyuların bir araya gelmesiyle şekillenir. Gözlemcinin bir mekâna dair tanımlama yapabilmesi için, o mekânın sınırlarının onun tarafından fark edilebilir olması gerekir. Bu sınırlar her zaman net olmayabilir, ancak çoğu zaman mekânı tanımlamaya yeterli olur.
Mimarlar, tasarım sürecinde ana ve alt mekânları şekillendirirken bu belirsizliklerle karşılaşır. Mekânı istediği gibi oluşturup oluşturamayacakları, büyük ölçüde mesleki bilgi, deneyim ve sezgiye dayanır. Mimari ve peyzaj tasarımında, mekânı belirleyen öğeler—simetri, geometri, fiziksel müdahaleler—bir araya gelerek bir bölgeyi tanımlar. Boşluk, kütleler arasındaki bir geçiş alanı olarak görülse de, aslında kütlelerin biçimlendirilmesiyle ortaya çıkan bir biçimdir; iç ve dış mekânın değişkenliği de mimarinin özünü oluşturur.