1912 yılının Nisan ayında, lüks ve devasa boyutlarıyla dillere destan olan RMS Titanic, İngiltere’nin Southampton Limanı’ndan ABD’nin New York kentine doğru yola çıktı. Henüz ilk yolculuğunun beşinci gününde, gece saatlerinde karşısına çıkan bir buzdağına çarpmasıyla sulara gömüldü. Gemide bulunan yaklaşık 2.224 yolcudan, tahminlere göre bin 500’den fazlası hayatını kaybetti ve bu kayıplar, barış döneminde yaşanan en büyük deniz felaketi olarak tarih sayfalarına geçti.
White Star Line şirketine ait olan Titanic’in yolcu listesinde, sadece soylu ve zengin işadamları değil, aynı zamanda Britanya Adaları’nın yanı sıra İskandinavya ve Avrupa’nın farklı bölgelerinden gelen, Amerika ve Kanada’da yepyeni bir hayat kurmayı hayal eden çok sayıda göçmen de bulunuyordu. Bu yolcular, yeni bir başlangıç için umut yüklüydüler; ancak talihsiz bir şekilde, bu umut yolculuğu trajik bir sonla noktalandı.
Felaket, dünya genelinde derin bir yankı uyandırdı ve denizcilik sektöründeki güvenlik standartlarının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldı. Aynı zamanda, bu trajedi popüler kültürde de sonsuza kadar yerini aldı; filmler, kitaplar ve sanat eserleriyle unutulmaz bir miras olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.