Türkiye'de heykel
Türkiye’de heykelcilik, 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. İlk izler, mimari süslemelerde görülen kabartmalarda ortaya çıkar; İslam öncesi dönemde insan figürleri bu süslemelerde yer alsa da Osmanlı döneminde kabartmalarda insan tasvirine rastlanmaz. Mohaç seferi dönüşü, Pargalı İbrahim Paşa’nın bazı heykelleri getirip sergilediğine dair kayıtlar bulunmaktadır.
Serbest heykel, ancak 19. yüzyılda Batı etkisinin artmasıyla Osmanlı sanatında yer bulur. Bu dönemde saray ve köşklerde hayvan heykelleri süs eşyası olarak kullanılmaya başlanır. 1883’te kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi, mimar ve ressam yetiştirmek amacıyla açılmış ve heykeltıraşlık eğitimi de burada verilmiştir. Okulun yetiştirdiği ilk tanınmış heykeltıraş Yervant Oskan (1855‑1914) olup, aynı zamanda öğretmenlik de yapmıştır. Sanatı meslekten çok bir amaç olarak benimseyen ilk heykeltıraş İhsan Özsoy, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde antik eser tamircisi olarak çalışmış ve 1908‑1933 yılları arasında okulun atölye şefi olarak görev almıştır.
Osmanlı döneminde heykel yaptığı söylenen Mesrur İzzet, Elen Şeneb, Mehmet Bahri ve Basri gibi isimlerin hayatları hakkında çok az bilgi bulunur; ancak Mesrur İzzet’in bir çocuk büstü günümüze ulaşmıştır. Bu sanatçılar, aynı zamanda öğretmenlik ve ressamlık gibi farklı alanlarda da faaliyet göstermişlerdir.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte, Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu Mehmet Mahir Tomruk (1885‑1954), Ratip Aşir Acudoğu (1898‑1937) ve Nijat Sirel (1897‑1959) gibi heykeltıraşlar yeni bir soluk getirmiştir. 1970’lerden itibaren ise Seyhun Topuz, geometrik ve soyut formlarıyla farklı bir yön çizmiştir.