30 sterlinlik bir pazar seansı: Clare Torry ve The Great Gig in the Sky'ın sözsüz sesi
Pink Floyd'un The Dark Side of the Moon albümündeki sözsüz vokal, 1973'te bir pazar akşamı 30 sterline doğaçlandı. Clare Torry'nin ortak besteci olarak tanınması ise 2005'teki uzlaşmayı bekledi.
21 Ocak 1973, pazar akşamı. Londra'daki Abbey Road Stüdyoları'nda 25 yaşındaki bir şarkıcı kulaklığı takıyor ve önünde ne söyleyeceğine dair tek bir satır bile yok. Ona verilen tek yönerge şu: söz olmayacak. Üç saatlik seansın sonunda Clare Torry otobüsüne yetişmek için stüdyodan çıkıyor, cebinde 30 sterlin, aklında da “bunu kimse duymayacak” düşüncesi.
O akşam kaydedilen ses, Pink Floyd'un The Dark Side of the Moon albümündeki “The Great Gig in the Sky” parçasının ta kendisi oldu. Albüm yalnız rock tarihinin değil, kayıt tekniğinin de kilometre taşlarından biri sayılıyor; Torry'nin sözsüz vokali ise bu albümün en çok konuşulan dakikaları arasında.
Hikâyeyi ilginç kılan yalnız sesin kendisi değil. Doğaçlama bir melodi kimindir? Akorları yazan klavyecinin mi, yoksa o akorların üstünde sıfırdan bir ezgi kuran şarkıcının mı? Bu soru otuz yıl sonra Torry'nin hayatına geri döndü ve şarkının künyesini kalıcı olarak değiştirdi.
Bir piyano dizisi, ölüm üzerine bir parça
Parçanın iskeleti klavyeci Richard Wright'a ait. Classic Rock dergisinin sitesi Louder'ın aktardığına göre grup bu bölümü ilk kez Ocak 1972'de Brighton Dome'da, albüm çıkmadan bir yıldan fazla önce çaldı; adı o sırada “The Mortality Sequence”, yani “ölümlülük dizisi”ydi. İlk sahne hâllerinde Wright'ın klavyesinin üstünde Rab'bin Duası okunuyor, İngiliz yazar ve hiciv ustası Malcolm Muggeridge'in konuşma kayıtları çalınıyordu.
Albümün tamamı modern hayatın baskıları üzerine kurulu: zaman, para, delilik, ölüm. Wright'ın piyano bölümü ölüm temasının karşılığıydı. Kayıtta sonunda vaazlar çıkarıldı, yerine stüdyo çevresinden insanların ölüm üzerine sorulara verdiği kısa cevaplar kondu. Bunlardan en bilineni Abbey Road'un kapı görevlisi Gerry O'Driscoll'un sesi: “Ölmekten korkmuyorum. Ne zaman olsa olur, umurumda değil.”
Eksik olan, parçanın ortasındaki büyük boşluğu dolduracak bir sesti. Grup oraya bir kadın sesi koymak istiyordu ama nasıl bir ses olacağını kimse tarif edemiyordu.
Alan Parsons'ın aklına gelen isim
Albümün kayıt mühendisi Alan Parsons, Torry'yi daha önceki bir işten tanıyordu. Louder'a göre Parsons onun sesini, dönemin popüler şarkılarını başka seslere söyleten ucuz cover albümlerinden birinde duymuştu. Torry o sırada EMI'da kadrolu söz yazarı olarak çalışıyordu ve Pink Floyd hayranı da değildi. Open Culture'ın aktardığı bir röportajında bunu açıkça söylüyor: “The Kinks olsaydı havalara uçardım.”
The Arts Desk'te Kieron Tyler'ın 2013'te yazdığına göre seans pazar günü akşam 19.00 ile 22.00 arasına kondu. Ödenen ücret 30 sterlindi; Louder'ın belirttiğine göre bu, pazar günü çalışıldığı için normal seans ücretinin iki katıydı.
“Bir enstrüman gibi düşünmem gerekiyordu”
Torry stüdyoya geldiğinde grup ona albümün fikrini anlattı ve Wright'ın akor dizisini dinletti. Louder'ın aktardığı sözlerinde o anı şöyle anlatıyor: “Üstüne biraz şarkı istiyoruz dediler ama ne istediklerini bilmiyorlardı. Ben de stüdyoya geçip birkaç şey denemeyi önerdim. Sözlerle başladım, ‘Yok, söz istemiyoruz’ dediler. Aklıma gelen tek şey, kendimi bir enstrüman gibi, bir gitar gibi duyurmak ve bir vokalist gibi düşünmemekti.”
Bu küçük karar parçanın kaderini belirledi. Torry ezgiyi bir solo enstrüman gibi kurdu: alçak, neredeyse fısıltı hâlinde başlayıp tiz çığlıklara çıkan, sonra yeniden alçak sese inip sessizliğe karışan bir yay. Gitarist David Gilmour, Louder'ın aktardığı anlatımında ona yalnızca dinamik ipuçları verdiklerini söylüyor: bu bölümü sessizce, şu bölümü daha yüksek sesle söylemesi gibi. Open Culture'ın paylaştığı röportajda Torry, Gilmour'un yönlendirmesinden ve bir kutu Heineken'den sonra “biraz denediğini” gülerek anlatıyor.
Kaç kayıt alındığı konusunda anlatımlar tam örtüşmüyor. Torry'nin Louder'daki sözlerine göre “üç dört kaydı çok hızlı” yaptı. Wikipedia'daki derlemeye göre ise iki tam kayıt yapıldı, ikincisi daha yoğundu; Gilmour üçüncüsünü istediğinde Torry en iyisini zaten verdiğini düşünerek durdu. Her iki anlatımda da ortak olan nokta şu: albümde duyulan vokal, bu kayıtların parçalarından birleştirildi. Yani dinlediğimiz şey tek seferlik bir performans değil, stüdyoda kurgulanmış bir doğaçlama.
“Bu asla gün yüzü görmeyecek”
Torry'nin kendi izlenimi parlak değildi. Louder'daki sözleriyle: “Dave Gilmour dışında hepsinin bu işten fazlasıyla sıkıldığı izlenimini edindim. Çıkarken kendi kendime ‘Bu asla gün yüzü görmeyecek’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.” The Arts Desk'e göre yaptığı şeyi “ciyaklama” olarak görüyor ve kullanılmayacağını sanıyordu.
Birkaç ay sonra bir plakçıda siyah kapaklı, üstünde ışık kıran bir prizma olan albümü eline aldı ve künyede kendi adını gördü. Kullanıldığını ancak o zaman öğrendi.

Şarkıcı mı, ortak besteci mi?
Albüm yıllar boyunca satmaya devam etti, Torry'nin payı ise o pazar akşamı aldığı 30 sterlinde kaldı. 1998'de Mojo dergisine verdiği röportajda durumu açık yüreklilikle özetledi: “O zaman şimdi bildiklerimi bilseydim, telif ya da yayın hakkı konusunda bir şeyler ayarlardım. Şimdi varlıklı bir kadın olurdum.”
Altı yıl sonra, 2004'te, bu düşünceyi resmî bir talebe dönüştürdü. Louder'ın aktardığına göre Torry, Pink Floyd ve plak şirketi EMI'a karşı açtığı telif anlaşmazlığında “The Great Gig in the Sky”daki katkısının bir ortak yazarlık olduğunu savundu; telif ücreti, eser hakkının yarısı ve geçmiş ile gelecek gelirin yüzde 50'si üzerinde hak talep etti. Bunu yaparken grupla arası da bozulmadı.
Taraflar 2005'te uzlaşmaya vardı. Uzlaşmanın ayrıntıları hiçbir zaman açıklanmadı; ödenen bir tutar olup olmadığı da kamuya duyurulmadı. Kesin olan tek sonuç künyede: 2005'ten sonraki baskılarda parçanın bestecileri Richard Wright ve Clare Torry olarak yazılıyor.
Open Culture'ın yazısında anılan şarkı yazımı uzmanlarına göre bu sonuç yerindeydi, çünkü Torry parçaya fiilen yeni bir melodi eklemişti. Meselenin özü de bu ayrımda yatıyor: Wright'ın piyanosu armoniyi, yani akorların sırasını verdi; ama dinleyicinin aklında kalan, akorların üstünde yükselip alçalan ezgi Torry'nin o akşam doğaçladığı şeydi. Pop müzikte bir şarkının “ne olduğu” genellikle melodi ve sözle tanımlanır. Bu parçada söz yok; geriye kalan melodinin büyük kısmı ise stüdyoda, bir session şarkıcısının ağzından çıkmıştı.
Yeniden aynı sahnede
Torry parçayı sonraki yıllarda grupla birlikte de söyledi. 30 Haziran 1990'da Knebworth'te düzenlenen ve gelirinin Nordoff Robbins müzik terapisi vakfına gittiği konserde Pink Floyd onu sahneye çıkardı. Bu performansın görüntüsü, kaydın 2021'de ayrı bir albüm olarak yayımlanmasıyla birlikte Pink Floyd'un resmî YouTube kanalında paylaşıldı:
Bugün “The Great Gig in the Sky” rock tarihinin en çok örnek gösterilen vokallerinden biri. Wikipedia'nın derlediği bilgilere göre Rolling Stone okurlarının bir oylamasında tüm zamanların en iyi vokal performansları arasında Queen'in “Bohemian Rhapsody”sinin ardından ikinci sıraya yerleşti.
Açık kalan soru
Torry'nin hikâyesi, session müzisyenlerinin kayıtlardaki yerine dair eski bir tartışmanın en bilinen örneklerinden biri oldu. Bir stüdyoya saatlik ücretle çağrılan ve “istediğin gibi söyle” denilen birinin ortaya koyduğu doğaçlama nerede yorum olmaktan çıkıp besteye dönüşür? Torry'nin örneğinde cevap uzlaşma masasında, otuz yılı aşkın bir gecikmeyle verildi ve ayrıntıları kapalı kaldı. Başka şarkılarda, başka seslerde aynı soru hâlâ cevabını bekliyor.
Fotoğraf: Alvis Jean, CC BY-SA 4.0, Wikimedia Commons