Kültür

Sinclair Lewis Nobel'i aldı, kürsüde kendi ülkesinin edebiyat korkusunu anlattı

1930'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Amerikalı olan Sinclair Lewis, Stockholm'deki konuşmasında Amerika'nın kendini övmeyen edebiyattan korktuğunu söyledi. Babbitt'ten Pulitzer reddine hikâye.

2 Kasım 20267 dk okuma
Sinclair Lewis Nobel'i aldı, kürsüde kendi ülkesinin edebiyat korkusunu anlattı

Kasım 1930'un ilk haftasında Stockholm'den gelen haber Amerika'da bir kutlamadan çok bir tartışma başlattı. İsveç Akademisi, Nobel Edebiyat Ödülü'nü ilk kez bir Amerikalıya veriyordu ve seçtiği isim, ülkenin küçük kasabalarını, iş adamlarını ve vaizlerini on yıldır acımasızca hicveden Sinclair Lewis'ti. Yaklaşık beş hafta sonra Lewis, Stockholm'deki kürsüde teşekkürünü tek cümleyle geçti ve konuşmasının geri kalanını kendi ülkesinin edebiyatla olan sorununa ayırdı.

Bu olayı ilginç kılan yalnızca bir "ilk" olması değil. Ödül, Avrupa'nın Amerikan edebiyatını ciddiye aldığının işaretiydi; ama Amerika'nın bir kısmı bunu bir onur değil, bir hakaret olarak okudu. Lewis'in konuşması da tam bu çelişkinin üstüne kuruluydu: Ona göre Amerikalılar, kendilerini övmeyen bir edebiyattan korkuyordu.

Reklam

Minnesota'dan çıkan hicivci

Nobel kayıtlarına göre Harry Sinclair Lewis 7 Şubat 1885'te Minnesota'nın Sauk Centre kasabasında doğdu, Yale Üniversitesi'nde okudu ve ilk öykülerini üniversitenin edebiyat dergisinde yayımladı. Ömrü boyunca 24 roman, 70'ten fazla öykü, oyunlar ve şiirler yazdı. Ama adını bütün dünyaya duyuran, 1920'lerde art arda gelen bir dizi romandı.

Bunların ilki Main Street (Ana Cadde, 1920). Roman, Gopher Prairie adlı küçük bir kasabaya gelin olarak gelen Carol Kennicott'un kasabayı değiştirme çabasını ve bu çabanın duvara toslamasını anlatır. Gopher Prairie, Lewis'in doğduğu Sauk Centre'ın kurgusal karşılığıdır. Kitabın ilk altı ayda 180 bin sattığı, birkaç yıl içinde satışların iki milyona yaklaştığı tahmin edilir. İki yıl sonra gelen Babbitt (1922) mekânı kasabadan orta büyüklükte bir şehre taşıdı: Zenith'te emlakçılık yapan, kulüp öğle yemeklerinde ezber sloganlar savuran, kendinden son derece memnun George F. Babbitt'in hikâyesi. Ardından idealist bir hekimin bilim dünyasındaki mücadelesini anlatan Arrowsmith (1925), bir vaizin ikiyüzlülüğünü konu alan Elmer Gantry (1927) ve varlıklı bir sanayicinin Avrupa yolculuğunu işleyen Dodsworth (1929) geldi.

Bir kelimeye dönüşen roman kahramanı

Lewis'in yarattığı tiplerden biri romanın sınırlarını aştı. "Babbitt" kelimesi İngilizcede, çevresindeki orta sınıf ölçülerine düşünmeden uyan, maddeci ve kendinden hoşnut iş adamı anlamında sözlüklere girdi; bu tutuma da "Babbittry" denir. Yani bir kitap kahramanı, bir toplumsal tipin adı oldu.

Nobel komitesi de bu başarının farkındaydı. 10 Aralık 1930'daki törende konuşan İsveç Akademisi Daimi Sekreteri Erik Axel Karlfeldt, sunuş konuşmasının büyük bölümünü Babbitt'e ayırdı. Karlfeldt'e göre Lewis, dar ve gösterişli bir faydacılığın içinde yaşayan bu adamı neredeyse sevimli bir insana dönüştürmüştü ve bu, edebiyatta eşi az görülür bir başarıydı. Karlfeldt'in vurguladığı bir başka nokta da Lewis'in hicvinin bireylere değil, yanlış fikirlerin temsilcisi olan kurumlara yöneldiğiydi. Ödülün resmî gerekçesi de aynı yöne bakıyordu: Lewis ödülü "güçlü ve canlı betimleme sanatı ile nükte ve mizahla yeni karakter tipleri yaratma yeteneği" için aldı.

1930 Nobel ödülleri: soldan Venkata Raman, Hans Fischer, Karl Landsteiner ve Sinclair Lewis
1930 Nobel ödülleri: soldan Venkata Raman, Hans Fischer, Karl Landsteiner ve Sinclair Lewis — Unknown (TT Nyhetsbyrån), Public domain (Wikimedia Commons)

Neden Dreiser değil de Lewis?

O yılki aday listesine dair aktarılan bilgilere göre ödülün iki güçlü adayı vardı: Sinclair Lewis ve An American Tragedy romanının yazarı Theodore Dreiser. Lewis'i, ödülü aldığı yıl ilk ve tek kez aday gösteren kişi Akademi üyesi Henrik Schück'tü. Nobel komitesinin başkanı Per Hallström ise bir Amerikalıya ödül verilmesine karşıydı; çağdaş Amerikan kültürünün Avrupa'nın derin ideallerinden ve "iç onurundan" yoksun olduğunu düşünüyordu. Bu görüşü kurulda destek bulmadı. Komite üyesi Anders Österling'in ödülü iki yazar arasında paylaştırma önerisi de kabul görmedi. Lewis'in son romanı Dodsworth'un "kısmen parlak" bulunması terazinin onun lehine dönmesinde etkili olmuş görünüyor.

Avrupa basını kararı genel olarak olumlu karşıladı; bir İsveç gazetesi Akademi'nin bu kez halkın iyi tanıdığı bir yazarı ödüllendirdiğini yazdı. Amerika'da ise eleştirmen ve yorumcuların büyük kısmı Lewis'i hem sanat hem de fikir açısından küçümsedi.

Kürsüdeki "balıkçı akademisyen"

Lewis 12 Aralık 1930'da yaptığı Nobel konuşmasına "Amerikan Edebiyat Korkusu" (The American Fear of Literature) başlığını verdi. Konuşmaya, New York'tan gemiye binmeden birkaç gün önce yaşadığı bir olayla girdi. Adını vermeden tarif ettiği yaşlı bir bilgin, yani papazlık, üniversite profesörlüğü ve diplomatlık yapmış, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi üyesi, en çok balık tutmanın keyfi üzerine denemeleriyle tanınan biri, Amerikan kurumlarıyla bu kadar alay etmiş birine ödül vererek İsveç Akademisi'nin Amerika'yı aşağıladığını açıkça söylemişti. Tarif, Princeton'da edebiyat profesörlüğü yapmış, Hollanda'da elçilik görevinde bulunmuş ve balıkçılık denemeleriyle bilinen Henry van Dyke'a uyuyor; van Dyke'ın 1930'da yazdığı bir mektupta ödülü sert bir dille eleştirdiği de biliniyor.

Lewis bu tepkiyi alaycı bir nezaketle karşıladı. Bu kadar bilgili bir adamın, Strindberg'e ve İbsen'e alışık İskandinavya'nın, Amerika'nın tüm zenginliğine rağmen insanın en derin ihtiyaçlarını karşılayacak bir uygarlık henüz kuramadığını söyleyen bir yazardan pek sarsılmayacağını düşünebileceğini söyledi. Ardından konuşmanın en çok alıntılanan cümlesi geldi: "Amerika'da çoğumuz, yalnız okurlar değil yazarlar bile, her şeyi Amerikan olanı yüceltmeyen, kusurlarımızı da erdemlerimiz kadar yüceltmeyen her türlü edebiyattan hâlâ korkuyoruz."

Lewis'e göre Amerika'da gerçekten sevilmek isteyen bir romancının anlatması gereken dünya belliydi: Bütün Amerikalı erkekler uzun boylu, yakışıklı, zengin, dürüst ve golfte güçlüdür; bütün kasabalar her gün birbirine iyilik etmekten başka iş yapmayan komşularla doludur; Güney'de herkes ay ışığında parlayan, manolya kokulu bir plantasyonda yaşar.

Akademiye, üniversitelere ve Howells'a yöneltilen eleştiri

Lewis, balıkçı akademisyenin kendisini eleştirmesiyle Akademi hakkında açık konuşma hakkını da elde ettiğini söyledi ve listeyi döktü. Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi'nde Robert Frost ve Edith Wharton gibi değerli isimler vardı; ama Dreiser, Eugene O'Neill, Willa Cather, Sherwood Anderson, Ernest Hemingway, Carl Sandburg ve Upton Sinclair yoktu. Böyle bir kurumun bugünün edebi Amerika'sını değil "yalnızca Henry Wadsworth Longfellow'u" temsil ettiğini söyledi. Bunun bir hücum olmadığını, Akademi'yi Amerika'da entelektüel hayatın gerçeklik ölçütlerinden kopuşunun kusursuz bir örneği olduğu için ele aldığını özellikle vurguladı.

Üniversiteler de payını aldı. Lewis'e göre bir Amerikan edebiyat profesörü için edebiyat, sıradan bir insanın bugün oturup zahmetle ürettiği bir şey değil, en az yüz yıl önce ölmüş üstün varlıkların eseriydi. Konuşmanın bir başka ünlü cümlesi buradan çıkar: "Amerikalı profesörlerimiz edebiyatlarını berrak, soğuk, saf ve iyice ölü severler."

Lewis'in asıl hesaplaştığı isim ise 19. yüzyıl sonunun etkili romancısı ve editörü William Dean Howells'dı. Onu "en nazik, en tatlı, en dürüst insanlardan biri" diye andı ama Amerikan edebiyatına koyduğu ölçünün kötü bir ölçü olduğunu söyledi: Howells'ın dünyasında çiftçinin üstü çamur olmamalı, fabrika işçisi iyi kalpli patronuna minnettar kalmalıydı. Lewis'e göre bu anlayış Mark Twain'i bile evcilleştirmişti.

Konuşmanın belki en içten bölümü, Hamlin Garland üzerineydi. Lewis, Garland'ın gençliğinde yazdığı Main-Traveled Roads kitabını Minnesota'da bir çayır köyünde çocukken okuduğunu anlattı. Balzac'ı ve Dickens'ı okurken Fransız ve İngiliz sıradan insanlarının oldukları gibi anlatılabileceğini görmüştü; ama Sauk Centre insanlarının da hissettiği gibi yazılabileceği aklına hiç gelmemişti. Garland'ın kitabı ona bunu göstermişti. İroni şuydu: Lewis'e göre Garland sonradan Howells'ın etkisiyle sert bir gerçekçiden zararsız bir konferansçıya dönüşmüş, gençlerin yazdıklarından rahatsız olan bir "kıdemli" olmuştu.

Karamsar bir ağıttan umutlu bir kapanışa

Lewis konuşmanın sonunda tonunu değiştirdi. Amerikan edebiyatının "güvenli, aklı başında ve inanılmaz derecede sıkıcı taşralılıktan" çıkmakta olduğuna inandığını söyledi ve genç yazarları tek tek saydı: Ernest Hemingway, tek romanı Look Homeward, Angel'ı en iyilerle kıyaslanmaya değer bulduğu Thomas Wolfe, Thornton Wilder, John Dos Passos ve "Güney'i kabarık eteklerden kurtaran" William Faulkner. Bu yazarların Amerika'ya "genişliğine yaraşır bir edebiyat" vermeye kararlı olduğunu söyleyerek bitirdi.

Pulitzer'i neden reddetti?

Lewis'in ödüllerle ilişkisi Nobel'den önce de gergindi. Main Street, 1921 Pulitzer Ödülü için jüri tarafından önerilmiş, ama ödülü veren kurulun yöneticileri jürinin kararını değiştirmişti. Lewis bunu unutmadı. 1926'da Arrowsmith'e Pulitzer verildiğinde ödülü reddetti. Komiteye yazdığı mektupta bütün ödüllerin, bütün unvanlar gibi tehlikeli olduğunu, ödül peşindeki yazarların eserin kendi değeri için değil dışarıdan gelecek bir mükâfat için çalışmaya başladığını yazdı. Asıl itirazı ödülün tanımınaydı: Pulitzer o dönem, Amerikan hayatının "sağlıklı atmosferini" en iyi yansıtan romana verilecekti. Lewis'e göre bu ifade, romanların edebi değerine göre değil, o an moda olan görgü kurallarına uygunluğuna göre tartılması demekti. Bu satırlarla dört yıl sonraki Nobel konuşması arasındaki bağ açık: İki metinde de Lewis, edebiyattan ülkeyi güzel göstermesini bekleyen anlayışa itiraz ediyor.

Arrowsmith'in bir başka ilginç yanı, bilim yazarı Paul de Kruif'in romana büyük katkı vermesi. De Kruif kitabın satış gelirinin yüzde 25'ini aldı, ama kapakta yalnızca Lewis'in adı yer aldı.

Türkçedeki izi

Lewis'in en ünlü romanı Türk okurunun da önünde. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Babbitt'i Gamze Öncül'ün çevirisiyle 2022'de Modern Klasikler dizisinde yayımladı. Yayınevinin tanıtımında romanın, Amerikan orta sınıfını ve insanları uyumculuğa iten toplumsal baskıyı hicvettiği, Babbitt'in başlattığı tartışmanın yazarın 1930'daki Nobel'ine uzandığı vurgulanıyor. Buna karşılık Lewis'in Nobel konuşması, bilebildiğimiz kadarıyla Türkçede pek tartışılmış bir metin değil.

Bugün hâlâ sorulan soru

Lewis 10 Ocak 1951'de Roma'da öldü. Nobel kayıtları onu bugün en çok Main Street ve 1936 tarihli It Can't Happen Here ile hatırlanan bir yazar olarak anıyor. Yarattığı tiplerden birinin bir asır sonra hâlâ sözlükte durması, o tiplerin ne kadar tanıdık geldiğini gösteriyor. Stockholm'de sorduğu soru ise yerinde duruyor: Bir toplum, kendisine ayna tutan yazarını onur kaynağı mı sayar, yoksa hakaret mi?

Fotoğraf: Arnold Genthe, Public domain, Wikimedia Commons

Haberi beğendin mi?
PaylaşWhatsAppXFacebook
Kültür Masası

Bu içerik, Yudum Kültür Masası editör ekibi tarafından derlenip yayına hazırlanmıştır. Güncel gelişmeler için haber akışını takip edebilirsiniz.

Reklam
49,8655,8267,02İstanbul20°

Yudum Dünyası

Kaf Dağı'nın eteğinde bir köy var.

Karakterini yarat, meydanda dolaş, buradakilerle yüz yüze tanış. Tarayıcında, ücretsiz.

  • 🧑 Karakterini yarat
  • 🎲 Kahvede bir el at
  • 🏠 Grubunla ev kur
Günün testiDelulu skorun kaç?Umut mu, hayal mi, düpedüz delulu mu? Sekiz soruda iyimserlik seviyeni ölçüyoruz. Sonuca alınmak yok.
Günün burcuAkrepSevgili Akrep, bugün kalbinizde sıcak bir ışık yanıyor; ilişkilerde samimi ve derin konuşmalar sizi…

Günün sorusu

Dev heykelleriyle bilinen Nemrut Dağı hangi ilimizdedir?

Haftanın düellosu

Bu bölümde

Yudum DünyasıKaf Dağı'nın eteğinde bir köy seni bekliyor.Ücretsiz katıl →