Gülünç Bir Adamın Rüyası: Dostoyevski'nin üçüncü kez gördüğü altın çağ düşü

Dostoyevski'nin Gülünç Bir Adamın Rüyası, 1877'de 93 Harbi yazılarıyla aynı dergi sayısında çıktı ve iki romanında denediği altın çağ rüyasının üçüncü, en çıplak hali oldu.

Gülünç Bir Adamın Rüyası: Dostoyevski'nin üçüncü kez gördüğü altın çağ düşü
Kültür 17 Ekim 2026 6 dk okuma 1 okunma

Petersburg'da bir kasım gecesi. Adam gökte küçük bir yıldız görür ve o an, bir süredir taşıdığı kararı kesinleştirir: Hiçbir şeyin önemi yoksa yaşamanın da önemi yoktur. Eve dönerken küçük bir kız yanına koşar, ölmek üzere olan annesi için yardım ister. Adam onu terslenip uzaklaştırır. Odasına çıktığında kararını erteleyen şey bir düşünce değil, açıklayamadığı bir sıkıntıdır: Madem her şey bir, bu utanç da nereden çıktı?

Dostoyevski'nin Gülünç Bir Adamın Rüyası öyküsü böyle başlar. Rusça adı Son smeşnogo çeloveka; Türkçede birkaç yayınevinden Gülünç Bir Adamın Düşü ya da Rüyası adıyla çıktı, çoğu zaman Timsah ve Uysal Bir Ruh gibi öykülerle aynı ciltte. The Marginalian'ın kurucusu Maria Popova 16 Ekim'de öyküyü yeniden ele aldı ve onu, hayatın anlamının bir rüyada bulunduğu bir metin olarak okudu.

Öykünün konusu Türk okuru için yeni değil. Daha az konuşulan iki şey var: Öykünün ilk hangi sayfalarda, neyin yanında yayımlandığı ve aynı rüyanın Dostoyevski'nin iki romanında daha önce denenmiş olması. İkisi de metnin yalnız bir "umut öyküsü" olmadığını gösteriyor.

Bir aylık derginin ortasında, iki gündemin arasında

Öykü kitap olarak değil, Dostoyevski'nin kendi çıkardığı aylık yayın Bir Yazarın Günlüğü'nde doğdu. Nisan 1877 sayısının ikinci bölümünde, "Fantastik öykü" alt başlığıyla yer aldı. Rusça Vikipedi'nin aktardığına göre yazarın sağlığında yeniden basılmadı; yani ilk okurları onu tek başına bir eser olarak değil, bir derginin sayfaları arasında okudu.

O sayfalara bakınca tablo değişiyor. Aynı sayının birinci bölümü, Rusya'nın Osmanlı'ya karşı açtığı ve Türk tarihine 93 Harbi olarak geçen seferi coşkuyla karşılayan yazılardan oluşuyor. Dostoyevski bölüme, iki hafta önce herkesin ağzında olan "ilan edildi" haberini anlatarak giriyor. Öyküden hemen sonra ise bambaşka bir yazı geliyor: Hamileyken altı yaşındaki üvey kızını dördüncü kattan aşağı atan, çocuğun mucize eseri yara almadan kurtulduğu genç bir kadının, Kornilova'nın yeniden yargılanıp jüri tarafından aklanması. Dostoyevski bu olayı daha önce de Günlük'te yazmıştı; yeniden yargılamayı salonda izledi.

Yani bir çocuğu kapıdan çeviren adamın öyküsü, bir yanda kalabalıkların coşkusu, öbür yanda bir çocuğa yapılan kötülüğün ve bağışlanmanın gerçek hikâyesi arasında okura ulaştı. Bu yan yanalığın bilinçli bir kurgu olduğunu gösteren bir belge bilmiyoruz; ama aynı ay aynı kalemden çıkan bu metinler, öykünün sorduğu soruyu soyut olmaktan çıkarıyor: Başkasının acısı bize ne kadar dokunur?

Ay'dan bakınca utanç sürer mi?

Öykünün belki en ilginç bölümü rüyadan önce gelir. Kızı kovduktan sonra anlatıcı kendine bir düşünce deneyi kurar. Diyelim ki daha önce Ay'da ya da Mars'ta yaşamış ve orada akla gelebilecek en utanç verici işi yapmıştır; sonra Dünya'ya gelmiştir ve oraya bir daha asla dönmeyeceğini bilir. Dünya'dan Ay'a bakarken o iş için utanç duyar mı, yoksa her şey bir mi olur?

Soru, "hiçbir şeyin anlamı yok" diyen birinin kendi tutarlılığını sınaması. Kimse bilmese de, dönüş yolu kapansa da utanç sürüyorsa, ahlak yalnız toplumun bakışından doğmuyor demektir. Anlatıcı oradan şu sonuca varır: Eğer insansam ve henüz sıfıra dönüşmediysem yaşıyorum; yaşıyorsam acı çekebilirim. Popova'nın okumasının merkezinde de bu düşünce var: Kıza karşı duyulan acıma, adamın kendi kuramını çürüten kanıttır.

Moskova'daki Dostoyevski Müze-Evi'nin kıdemli araştırmacısı Olga Zolotko, Dostoyevski i Mirovaya Kultura dergisinde 2018'de yayımlanan makalesinde bir ayrıntıya dikkat çekiyor. Aynı deneyi Dostoyevski daha önce Ecinniler'de Stavrogin'in ağzından, yalnız konuşma düzeyinde kurmuştu. Gülünç adamın rüyası ise deneyi kelimenin tam anlamıyla gerçekleştiriyor: Adam başka bir gezegene, Dünya'nın bir ikizine taşınıyor ve orada ilk aklına gelen, incittiği küçük kızın yüzü oluyor.

Kusursuz bir dünya ve onu bozan konuk

Rüyada anlatıcı ölür, gömülür, sonra karanlık bir yolculukla bizim güneşimizin ikizine ve Yunan takımadalarındaki bir adayı andıran bir yere ulaşır. Oradaki insanlar kötülük nedir bilmez; sevinçli, bilge ve birbirine sevgiyle bağlıdırlar. Öykünün asıl sarsıcı dönemeci bundan sonra gelir. Anlatıcının itirafıyla: "İşin aslı şu ki ben... hepsini baştan çıkardım!" Bu dünyaya yalanı o taşır; yalanı kıskançlık, kıskançlığı çatışma izler. Cenneti kaybeden insanlar sonunda kendilerine yeni bir öğreti bulur. Anlatıcının aktardığı biçimiyle: "Hayatın bilinci hayattan, mutluluğun yasalarını bilmek mutluluktan üstündür." Uyanmış adam ekler: "İşte mücadele edilmesi gereken bu! Edeceğim de."

Bu çizgi, öyküyü bir ütopya anlatısından ayırıyor. Dostoyevski'nin derdi kusursuz bir toplumu tarif etmek değil, kusursuzluğun nasıl bozulduğunu ve bozan kişinin insanın kendisi olabileceğini göstermek.

Rus düşünür Mihail Bahtin, Dostoyevski poetikası üzerine kitabında öyküyü antik çağdan kalma bir türün, Menippos satirinin modern bir örneği sayar. Adını Gadaralı kinik Menippos'tan alan bu tür, en ağır felsefi soruları rüya, öte dünya yolculuğu, gülünç bir anlatıcı gibi fantastik araçlarla tartışır. Bahtin'e göre öykü, Dostoyevski'nin en önemli temalarının neredeyse eksiksiz bir ansiklopedisidir: Herkesin deli saydığı bilge, her şeye mutlak kayıtsızlık, insanı bir gecede değiştiren ve gerçeği gösteren kriz anı olarak rüya.

Üçüncü kez görülen altın çağ rüyası

Zolotko'nun makalesinin asıl konusu, bu rüyanın Dostoyevski'de ilk kez görülmemesi. İnsanlığın günahsız, mutlu bir ilk çağ yaşadığı düşü, antik mitlerdeki "altın çağ", yazarın üç kahramanının uykusunda belirir: Ecinniler'deki Stavrogin, Delikanlı'daki (1875) Versilov ve gülünç adam. Stavrogin'in rüyası, romanın son metnine alınmayan "Tihon'un Yanında" bölümündedir.

Claude Lorrain'in 1657 tarihli Acis ve Galatea tablosu; Dostoyevski'nin iki kahramanı ona Altın Çağ der
Claude Lorrain'in 1657 tarihli Acis ve Galatea tablosu; Dostoyevski'nin iki kahramanı ona Altın Çağ der — Claude Lorrain, Public domain (Wikimedia Commons)

İlk iki kahraman, rüyalarının kaynağını açıkça söyler: Fransız ressam Claude Lorrain'in 1657 tarihli Acis ve Galatea tablosu. Kahramanlar tabloyu gerçek adıyla değil "Altın Çağ" diye anar. Versilov'un sözleriyle: "İşte bu tabloyu düşümde gördüm, ama tablo olarak değil, sanki yaşanmış bir şeymiş gibi." Versilov'a göre altın çağ, insanlığın gördüğü en olanaksız düştür, ama insanlar bütün ömrünü ve gücünü onun uğruna vermiştir.

Gülünç adamın öyküsünde ise bu kaynak tamamen silinmiştir. Zolotko'nun gözlemine göre öyküde hiçbir tablo anılmaz, "altın çağ" sözü bir kez bile geçmez. Araştırmacı bunu bilinçli bir tercih olarak yorumluyor: Dostoyevski, rüyayı kültürden ödünç alınmış bir imge olarak değil, insanın kendi içinden çıkan bir deneyim olarak sunmak istemiş olmalı. Stavrogin ve Versilov altın çağı Avrupa kültürünün süzgecinden geçirirken, gülünç adam onu kendi keşfi gibi yaşar.

Üç rüyayı birbirine bağlayan bir şey daha var: Hepsi vicdan azabıyla iç içe. Stavrogin'i rüyadan sonra geçmişte bir kız çocuğuna yaptığı kötülüğün hatırası yakalar. Versilov rüyadan sonra hayatında hiç değilse tek bir varlığı mutlu etmeye karar verir. Gülünç adam da uyanınca bir gün önce kovduğu kızı aramaya çıkar. Zolotko'ya göre Dostoyevski'nin kahramanlarında bütün insanlığın mutluluğuna duyulan özlem soyut bir düşünceden değil, kişinin kendi suçluluk duygusundan ve insanlardan kopmuşluğundan doğar.

Rüyadan geriye kalan tek cümle

Uyanan adam, gördüğünün bir düş olduğunu bilir; çevresindekilerin ona güldüğünü de. Yine de rüyadan bir öğretiyle döner ve onu şöyle kurar: "Asıl olan, başkalarını kendin gibi sevmek; asıl olan bu, hepsi bu, başka hiçbir şey gerekmez: Nasıl yaşanacağını hemen bulursun."

Cümle yeni değil, İncil'deki buyruğun neredeyse aynısı. Öykünün gücü de zaten cümlenin özgünlüğünde değil, ona hangi yoldan varıldığında. Hiçbir şeyin önemi olmadığından emin olan biri, önce kendi utancıyla, sonra kendi eliyle bozduğu bir cennetle yüzleşerek oraya ulaşıyor. Metin bir kanıt sunmuyor, bir tanıklık sunuyor; anlatıcı da bunu bildiği için kendine "gülünç" diyor.

Öykü bir sözle biter: "O küçük kızı da buldum... Ve gideceğim! Gideceğim!" Dostoyevski aynı soruların, Tanrı'nın, suçun ve her şeyin mubah olup olmadığının peşine 1879'da yayımlanmaya başlayan Karamazov Kardeşler'de düştü. Öykü ise kendi yolunu buldu: Aleksandr Petrov 1992'de onu cam üzerine boyayla çizilmiş yirmi dakikalık bir animasyona dönüştürdü. Açık kalan soru, 1877'nin okurları için de bugün için de aynı: Anlam bulunan bir şey mi, yoksa "gideceğim" diyerek her gün yeniden kurulan bir şey mi?

Fotoğraf: Vasily Perov, Public domain, Wikimedia Commons

Haberi beğendin mi?
Paylaş WhatsApp X Facebook
Kültür Masası

Bu içerik, Yudum Kültür Masası editör ekibi tarafından derlenip yayına hazırlanmıştır. Güncel gelişmeler için haber akışını takip edebilirsiniz.

İlgili haberler

Yudum

1998'den beri, dünyanın her yerinden — sohbet, radyo, oyunlar ve daha fazlası.

Sohbete Katıl Ücretsiz üye ol

Yalnız 18 yaş ve üstü — Yudum üzerindeki canlı sohbet, sesli ve görüntülü görüşmeler yetişkinler içindir. Neden?

1998'den beri sohbetin adresi

Üye olmadan girebileceğin sohbet odaları, sesli ve görüntülü sohbet, kesintisiz canlı radyo, tarayıcıdan oynanan oyunlar ve her gün yenilenen içerik. Kurulum yok, ücret yok — tarayıcını aç ve katıl.