Bir Nick'le Yaşlanmak
Yirmi sekiz yıldır aynı nick'le dolaşıyorum. Bir takma adın zamanla nasıl gerçek bir ada dönüştüğü, neden kolay kolay bırakılmadığı ve nick'in neden kimlik olduğu üzerine.
Bazı insanlar beni gerçek adımla tanımaz. Yirmi sekiz yıldır aynı odalarda konuştuğumuz, sesini duyduğum, derdini bildiğim insanlar var ki bana hâlâ iNKa der. Gerçek adımı öğrendiklerinde bile çoğu bir süre sonra yine iNKa'ya döner. İtiraz etmem. O ad da benim.
Nereden geldiği önemini yitirdi
Bana sık sorulan şeylerden biri bu adın nereden geldiği. Cevabı var, ama yıllar geçtikçe önemi azaldı. Bir nick'i seçtiğin gün bir sebebin olur; on yıl sonra o sebep çoktan geride kalmış, geriye yalnızca ad kalmıştır. Tıpkı bir çocuğa konulan adın, çocuk büyüdükçe onun kendisi olması gibi.
Bugün iNKa yazısını gören biri, o harflerin ilk günkü anlamını değil, yirmi sekiz yılı okuyor. Kapanan ve yeniden açılan odaları, gece yarısı konuşmalarını, giden ve dönen arkadaşları. Ad, içine konan zamanla ağırlaşıyor. Bir zamanlar rastgele seçilmiş birkaç harf, şimdi bir insanın ne olduğunu anlatmaya yetiyor; en azından bu odada.
Bir nick neden bırakılmaz
İnternette ad değiştirmek kolaydır. Bir kutuya yeni bir şey yazarsın ve başka biri olursun. Buna rağmen burada yıllardır aynı adla dolaşan bir sürü insan var. Bunun sebebi tembellik değil.
Bir nick bir itibar taşır. O adla verdiğin sözler, yaptığın şakalar, kırdığın ve onardığın gönüller o adın içindedir. Adını değiştirdiğin gün bunların hepsini kapıda bırakırsın. Yeni bir adla gelen biri, ne kadar tanıdık olursa olsun, bir süre yabancıdır.
O yüzden nick'ini korumak, aslında hikâyeni korumaktır. Nick kaydettirmek de bu yüzden önemli; yalnızca başkası almasın diye değil, o hikâyenin sahibinin sen olduğunu söylemek için.
Aynı adla büyümek
İlginç olan şu: nick aynı kalıyor ama arkasındaki insan değişiyor. Bu adla ilk konuştuğum yıllardaki ben ile bugünkü ben arasında çok fark var. Sabırsızdım, tartışmayı severdim, her şeyin hemen olmasını isterdim. Bugün daha yavaşım. Daha az tartışıyor, daha çok dinliyorum. Bu ad ilk heyecanlarımı da, en yorgun gecelerimi de, en kızgın cümlelerimi de taşıyor. Hepsini silmek istediğim anlar oldu; hiçbirini silmedim.
Odadaki eski arkadaşlarım bu değişimi benimle birlikte gördü. Yeni gelenler ise yalnızca bugünkü hâlimi tanıyor. İkisi de aynı adı okuyor ama farklı insanlar görüyor. Bir nick'in en tuhaf yanı belki de bu: bir sürü insanın sende başka bir seni görmesine izin veriyor.
Bir nick'in sesi
Yıllar içinde fark ettiğim bir şey var: nick'lerin bir sesi oluyor. Bir adı okuduğunda o kişinin nasıl yazdığını, hangi kelimeleri sevdiğini, hangi saatte geldiğini, ne zaman sustuğunu hatırlıyorsun. Biri odaya girdiğinde, adına bakmadan yazış biçiminden tanıdığın bile oluyor.
Bu yüzden bir nick yalnızca bir etiket değil. Bir insanın internetteki yüzü, sesi, el yazısı. Biri bir gün kendi adını bırakıp başka bir adla gelse bile, çoğu zaman iki cümle sonra kim olduğu anlaşılıyor. Ad değişiyor, ses değişmiyor.
Bu bana hep şunu düşündürdü: takma ad bir maske değil. İnsan bir maskenin arkasında yirmi sekiz yıl duramaz. Bir noktada maske yüz olur.
Gerçek ad, takma ad
Bugünün internetinde gerçek adla görünmek bir ölçü gibi sunuluyor. Gerçek adınla, fotoğrafınla, işinle orada değilsen biraz şüpheli sayılıyorsun. Ben bunu hiçbir zaman tam benimseyemedim.
Takma adın bir iyiliği daha var. Gerçek adının ağırlığını taşımadığında daha rahat konuşursun. Ailene, işine, mahallene karşı taşıdığın rolleri kapıda bırakırsın. Burada yıllarca konuşmuş insanlardan bazıları birbirini gerçek adıyla değil, nick'iyle daha iyi tanır. Bence bu bir eksiklik değil.
Bir gün
Bazen şunu düşünüyorum: bir gün ben burada olmadığımda iNKa adı ne olacak? Kayıtlarda bir satır olarak kalacak, belki birilerinin hafızasında bir anı. Eski bir sohbet kaydında, gece yarısından sonra yazılmış bir cümlenin başında.
Bu bana hüzünlü gelmiyor. Bir ada bu kadar yıl sığdırabilmiş olmak bence bir şans. Bu odada nick'iyle yaşlanan tek kişi de ben değilim. Yanımda, aynı adla yıllarca gelen bir sürü insan var. Birinin adını görünce hâlâ ilk tanıştığımız geceyi hatırlıyorum; ötekinin adını görünce bir bayram sabahı yazdığı uzun mesajı.
Adlarınızı hâlâ tanıyorum. Sizinkiler de benimki kadar ağır.