Sohbet Cebe Sığınca
Bir zamanlar sohbet bir masanın, bir monitörün başında yapılırdı. Bugün pek çoğumuz odaya telefondan giriyoruz. Bu geçişte ne kazandık, ne kaybettik?
Eskiden sohbete girmek için bir masaya oturmak gerekirdi. Bilgisayar açılır, bağlantı kurulur, program başlatılır, odaya girilirdi. Bu bir hazırlıktı. Sohbet bir yere gitmek gibiydi; evin bir köşesinde, bir monitörün karşısında.
Bugün pek çoğumuz odaya telefondan giriyoruz. Otobüste, iş arasında, yatağa uzanmışken. Sohbete artık gidilmiyor; cepte taşınıyor. Bu değişimi yıllar içinde yavaş yavaş izledim ve hâlâ ne düşündüğüme tam karar veremedim.
Masadan cebe
Masa başı sohbetin bir ritmi vardı. Oturduğunda saatlerce kalırdın. Uzun uzun yazardın; klavyede hızlı olanlar odanın yıldızıydı. Bir konuşma bir saat sürebilirdi, çünkü kalkmak için bir sebep yoktu.
Telefonda ritim başka. Gelirsin, bakarsın, iki satır yazarsın, gidersin. Yarım saat sonra yine gelirsin. Sohbet bir oturuş olmaktan çıktı, gün içine serpilmiş küçük uğrayışlara dönüştü. Eskiden odadan çıkarken vedalaşılırdı; şimdi çoğu zaman kimse birinin çıktığını fark etmiyor, çünkü o kişi tam olarak girmemişti bile.
Kazandıklarımız
Bu değişimin güzel tarafları çok. Eskiden bilgisayarı olmayan ya da evdeki bilgisayarı başkalarıyla paylaşan biri sohbete ancak sırası gelince girebilirdi. Şimdi isteyen istediği yerden giriyor. Kapı her an açık.
Sohbetin kendisi de zenginleşti. Telefondan bir fotoğraf çekip odaya göndermek, basılı tutup sesli mesaj bırakmak, yürürken radyoyu dinlemek mümkün. Eskiden "nerede olduğunu anlat" denirdi; şimdi gösteriliyor. Gurbetteki biri bulunduğu şehrin sokağını odaya getirebiliyor.
Bu yüzden son dönemde burada her şeyi önce telefonda nasıl görüneceğini düşünerek elden geçirdik. Kurulacak bir şey yok, indirilecek bir şey yok; tarayıcıdan açılıyor.
Kaybettiklerimiz
Ama bir şeyler de kayboldu, onu da söylemem lazım. Telefonda uzun yazmak zor. Parmakla yazılan cümleler kısalıyor; kısa cümleler de bazen istemeden kaba duruyor. Masa başında üç paragrafla anlatılacak bir dert, telefonda "boş ver" ile geçiştiriliyor.
Dikkat de bölünüyor. Telefonda sohbet ederken bir bildirim geliyor, başka bir yerden bir mesaj düşüyor, konuşma yarım kalıyor. Masa başında odada olan biri gerçekten odadaydı. Telefonda odada olan biri aynı anda beş yerde. Cevabını beklediğin kişi aslında başka bir pencerede başka bir sohbete dalmış olabilir; sen de onun için öyle.
Bir de şu var: eskiden odada uzun uzun beraber kalınırdı. Herkes aynı anda oradaydı, aynı konuşmanın içindeydi. Şimdi insanlar farklı saatlerde gelip gidiyor. Biri akşam bir şey soruyor, cevabı ertesi sabah geliyor. Sohbet canlı bir oda olmaktan çıkıp biraz mektuplaşmaya benziyor.
Masayı hiç görmeyenler
Bir şeyi daha fark ettim: son yıllarda gelenlerin bir kısmı sohbete hiç masa başından girmedi. Onlar için sohbet zaten telefonda yapılan bir şey. Kanal, nick, oda gibi kelimeleri ilk kez telefon ekranında öğrendiler. Eski alışkanlıklarımızın çoğu onlara yabancı.
Bu bizim için bir sınav. Yıllarca masa başına göre kurulmuş bir dünyayı, hiç masaya oturmamış birine anlatmak gerekiyor. Bir komutu ezberlemesini beklemek yerine onu bir dokunuşla yapabilmesini sağlamak. Eski kullanıcının alışkanlığını bozmadan yeni gelenin işini kolaylaştırmak. İkisini aynı anda yapmak kolay değil, ama yapılmazsa oda ikiye bölünür: eskiler ve yeniler.
Ben odanın bölünmesini istemiyorum. Masa başından gelen de, telefondan gelen de aynı satırlarda buluşmalı.
İkisinin arası
Bunu bir kayıp hikâyesi olarak anlatmak istemiyorum. Bu değişim geri dönmeyecek; telefonu insanların elinden alıp onları masaya oturtamazsın. Yapılacak şey, telefondaki sohbeti de olabildiğince oda gibi hissettirmek.
Bunun için uğraştığımız şeylerin çoğu küçük ayrıntılar. Odaya girdiğinde az önce neler konuşulduğunu görebilmek. Sana yazıldığında haberin olması. Kısa bir cevabı bir tepkiyle bile verebilmek. Hepsinin amacı aynı: telefondan gelen birinin kendini kapıda değil, içeride hissetmesi.
Masaya dönmek
Ben hâlâ çoğu zaman masa başındayım. Klavyem ve yanımda soğuyan bir çay. Belki alışkanlık, belki yaş. Ama bazen ben de telefondan bakıyorum; gece, uyumadan önce, oda nasıl diye.
Ve şunu fark ediyorum: telefondan baktığımda da oda aynı oda. Aynı insanlar, aynı adlar, aynı gece. Sohbet cebe sığdı ama küçülmedi. Yalnızca yanımıza taşındı.
Bir akşam vaktin olursa telefonu bir kenara bırak, masaya otur ve odaya öyle gir. Eskisi gibi, uzun uzun. Farkı sen de göreceksin. Belki de görmeyeceksin; belki senin odan zaten hep cebindeydi. O da olur. Önemli olan, hangi kapıdan gelirsen gel içeride birinin seni görmesi.