Switched-On Bach'tan Popcorn'a: Moog çılgınlığı elektronik popu nasıl başlattı
1968'de bir Moog'la nota nota kaydedilen Bach albümü, plak şirketlerini "Moog'lu" albüm yarışına soktu. Bu garip ve parlak dönemden Popcorn doğdu; kökleri ise Türk bestecilerin de çalıştığı bir New York stüdyosuna uzanıyor.

Manhattan'ın batısında, 410 West End Avenue'daki kiralık bir stüdyo dairede, tek seferde yalnız bir nota çalabilen bir makine düşünün. Wendy Carlos, Bach'ın eserlerini bu makineyle tek tek, nota nota kaydetti; bir notayı bırakmadan sonrakini başlatamıyordu. Carlos'un anlatımına göre iş yaklaşık beş ay ve bin saat sürdü. Ekim 1968'de Columbia Records'tan çıkan sonuç, Switched-On Bach adını taşıyordu.
Albüm ABD'de Billboard 200 listesinde 10. sıraya kadar çıktı, klasik albümler listesinin tepesinde 1969'dan 1972'ye kadar kaldı ve 1970'te üç Grammy ödülü aldı. 1986'da platin plak alan ikinci klasik albüm oldu. Ama asıl etkisi rakamlardan çok, ardından gelen dalgadaydı: plak şirketleri bir anda "Moog'lu" albüm yarışına girdi.
Open Culture'da Colin Marshall'ın tanıttığı yeni bir Bandsplaining videosu, tam bu dönemi anlatıyor. Videonun başlığı da dönemin özeti gibi: "Erken elektronik pop garipti ve görkemliydi."
Yukarıdaki görüntü, müzik tarihi anlatan Bandsplaining kanalının YouTube'da yayımladığı videodur.
Bir taklit furyası: Switched-On Rock, Country, Santa
Marshall'ın hatırlattığı gibi, Switched-On Bach'ı duymuş olmak kolay; ama Switched-On Rock, Switched-On Country, Switched-On Santa ya da Switched-On Bacharach adlı albümleri bugün hatırlayan pek yok. Bunların Carlos'la hiçbir ilgisi yoktu. Hepsi, onun başarısının açtığı kapıdan geçmeye çalışan, adını bile ödünç alan yapımlardı.
Bu furyanın bir başka örneği Gershon Kingsley'nin 1969'da Audio Fidelity etiketiyle çıkardığı Music to Moog By albümüydü. Albümde Beethoven'ın "Für Elise"i ile Beatles'ın "Nowhere Man" ve "Paperback Writer" şarkıları gibi bilinen parçaların Moog yorumları vardı. Richard Hayman'ın Genuine Electric Latin Love Machine albümü de videoda öne çıkan bu tür denemelerden biri. Moog'un kendisinin, adını taşıyan bu türden ucuz yapımlardan pek hoşlanmadığı aktarılır.
Moog'u farklı kılan neydi?
Bu patlamanın arkasında bir teknik değişim vardı: gerilim kontrollü, modüler sentezleyici. "Gerilim kontrolü", üretilen sesin perdesinin bir elektrik gerilimiyle belirlenmesi demek. Böylece perde piyano benzeri bir klavyeyle, kaydırmalı bir şeritle, bir sıralayıcıyla ya da tasarımcının aklına gelen herhangi bir arayüzle seçilebiliyordu.
"Modüler" kısmını Robert Moog'un kendisi şöyle tarif etmişti: modül, bir girişi ve bir çıkışı olan, tek bir iş yapan küçük bir kutuydu; ya bir dalga biçimi üretiyor ya da onu bir şekilde değiştiriyordu. Bu kutular birbirine kablolarla bağlanıyordu. Bir benzetmeyle, her biri tek bir görevi bilen ustaların bir atölyede yan yana dizilip işi elden ele geçirmesi gibi.

Carlos bu gelişmenin yalnız kullanıcısı değildi. 1962'de Columbia Üniversitesi'nde kompozisyon okumak için New York'a gelmiş, 1964'te bir ses mühendisliği fuarında Moog'la tanışmıştı. Ondan özel tasarım modüller sipariş etti, bileşenlerini denedi ve geliştirme önerileri verdi. Albüm kapağında Bach kılığındaki adamın arkasında duran kablolu makine bugün hantal görünebilir; ama Marshall'ın belirttiği gibi, yalnız bazı üniversitelerde ve şirket laboratuvarlarında bulunan, oda büyüklüğündeki eski makinelere göre büyük bir kolaylıktı.
Aynı yıllarda batı kıyısında Don Buchla da kendi sentezleyicisini geliştiriyordu. İki tasarım farklı bir müzik anlayışını yansıtıyordu: Moog, müşterilerin çoğunun klavye istediğini görüp onu öne çıkardı; Buchla ise klavyeyi kısıtlayıcı bulanlardandı.
Uzay çağı popundan psikedelik bir Minotor'a
Bu müziğin bir dinleyici kitlesi vardı, çünkü evlerde hi-fi müzik setleri yaygınlaşmıştı. Les Baxter, Dick Hyman ve Juan García Esquivel gibi isimlerin "uzay çağı popu" denen hareketli enstrümantal plakları bu kitleye satılıyordu. Bandsplaining'in bir önceki videosu da bu konuyu işlemişti.
Dick Hyman, Moog furyasına da katıldı. 1969'da çıkan The Electric Eclectics of Dick Hyman albümündeki "The Minotaur", Hint müziğinden gelen sürekli bir dem sesi üzerine Yunan esintili bir ezgi kuran, sekiz buçuk dakikalık psikedelik bir parçaydı. Billboard Hot 100 listesinde 38. sıraya çıktı ve listelere giren ilk Moog teklisi olarak anılır. Marshall'a göre bugün dinlendiğinde, elektronik popun girmediği yollardan biri gibi duruyor.
Popcorn: kaçınılmaz melodi
Kingsley'nin Music to Moog By için 1969'da bestelediği "Pop Corn", adını "pop" müzik ile Amerikan argosunda bayağı, kiç anlamına gelen "corn" kelimesinin birleşiminden alıyordu. Asıl ünü birkaç yıl sonra geldi. Kingsley'nin kurduğu dört sentezleyicili topluluk First Moog Quartet'in üyesi Stan Free, parçayı 1972'de kendi grubu Hot Butter ile yeniden kaydetti. Bu kayıt Avrupa'da büyük bir başarı yakaladı:
| Ülke | Liste zirvesinde kaldığı süre |
|---|---|
| İsviçre | 10 hafta |
| Norveç | 9 hafta |
| Hollanda | 7 hafta |
| Fransa | 4 hafta |
| Almanya | 3 hafta |
Tablodaki süreler, parçanın liste geçmişini derleyen İngilizce Vikipedi kayıtlarından alındı. Parça Fransa ve İsviçre'de 1972'nin en çok satan teklisi oldu; sonraki on yıllarda sayısız yeniden yorumla bugüne kadar geldi.
Türkiye bağı: aynı New York stüdyosunda iki Türk besteci
Moog furyasının ciddi bir öncesi vardı ve o öncenin merkezlerinden biri Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi'ydi. Merkez, 1959'da Rockefeller Vakfı'nın desteğiyle resmen kuruldu ve RCA'nın geliştirdiği, oda büyüklüğündeki RCA Mark II sentezleyicisine ev sahipliği yaptı. Carlos'un Bach'tan önceki elektronik denemelerinin bir kısmı da 1964'te arkadaşı Benjamin Folkman'la bu merkezde yapılmıştı.
Aynı çatı altında iki Türk besteci de çalıştı. Ankara Devlet Konservatuvarı'nda okuyan ve 1951-1959 arasında Ankara Radyosu'nda ses mühendisi ve Batı müziği yayınlarının yöneticisi olan Bülent Arel, 1959'da Rockefeller desteğiyle ABD'ye gitti ve 1963'e kadar merkezde çalıştı. Sonra Yale Üniversitesi'nde ders verdi; 1971'den 1989'a kadar New York Eyalet Üniversitesi Stony Brook'ta elektronik müzik stüdyosunu yönetti.
İlhan Mimaroğlu da 1959'da merkezle uzun sürecek bir bağ kurdu. Bob Gluck'un eContact! dergisinde yayımlanan söyleşisinde Mimaroğlu, Vladimir Ussachevsky'nin kendisine stüdyoda "gece yarısı saatleri" verdiğini anlatıyor. Arel'le Ankara'dan tanıştıklarını, New York'ta da karşı karşıya oturduklarını söylüyor. Mimaroğlu daha sonra Atlantic Records bünyesinde, satmayacağını bildiği kayıtları yayımlamak için Finnadar adlı bir plak etiketi kurdu.
Elimizdeki kaynaklar, bu iki Türk bestecinin Carlos'la ya da Moog furyasıyla doğrudan bir ortak çalışmasını göstermiyor. Ama aynı stüdyodan bir yanda Arel ve Mimaroğlu'nun avangart bant müziği, öbür yanda milyonlarca satan bir Bach plağı çıktı. Bu da elektronik müziğin akademik laboratuvardan pop listesine giden yolunun ne kadar kısa olduğunu gösteriyor.
Kalıcı olan neydi?
Marshall'ın vurguladığı nokta şu: yetmişlerin ilk yıllarına kadar elektronik seslerin pop plaklarında nasıl, hatta yer bulup bulamayacağını kimse kestiremiyordu. "Switched-On" etiketli albümlerin çoğu unutuldu, "The Minotaur" tek kalan örneklerden biri oldu, "Popcorn" ise kulaklardan hiç çıkmadı. O dönemin hangi garip denemesinin bugünkü elektronik müziğe asıl yön verdiği hâlâ tartışmaya açık bir soru.
Fotoğraf: Attila Szász, CC BY-SA 4.0, Wikimedia Commons
Kaynak: Yudum — https://www.yudum.net/haber/switched-on-bachtan-popcorna-moog-cilginligi-elektronik-pop.html — Yazdırma tarihi:















