Darwin'in uğradığı çıplak ada: elle kurulmuş bir bulut ormanı
Ascension Adası'nda 19. yüzyılda dikilen ağaçlar, birlikte evrimleşmemiş türlerden işleyen bir bulut ormanı kurdu. Barcelona'dan bir ekip şimdi bu tersine çöküşü modellemeye çalışıyor.
Atlantik'in ortasındaki Ascension Adası'nda on dakikalık bir yürüyüş, insanı sırılsıklam bir yağmur ormanından kavurucu bir çöle çıkarabiliyor. Bir yanda sisin içinde damlayan bambu ve eğrelti perdesi, öteki yanda üzerinde neredeyse hiçbir şey tutunmayan volkanik cüruf. Aradaki sınırı doğa çizmedi: 19. yüzyılda, elle, kürekle ve gemilerle taşınan fidanlarla çizildi.
Barcelona'daki Pompeu Fabra Üniversitesi'nden (UPF) bir ekip bu yıl adada bir ay geçirip o kurulumun nasıl işlediğini anlamaya çalıştı. "Adaya gerçekten ayak basmak, dikim sürecinin başarısının büyüklüğünü gösteriyor" diyor UPF'nin Karmaşık Sistemler Laboratuvarı'nda (CSL) doktorasını yeni bitiren Víctor Maull üniversitenin bülteninde. "Orada on dakika içinde, bir yağmur ormanında sırılsıklam yürümekten en sert çölü yaşamaya geçebiliyorsunuz."
Mesele turistik bir tuhaflık değil. Ekoloji literatürü ağırlıkla ekosistemlerin nasıl bozulduğunu anlatır: kuraklaşma, tür kaybı, çöküş. Ascension, bu filmin tersten oynadığı ve üstelik arşivlendiği ender bir yer. "Laboratuvarda ekosistemlerdeki değişimi açıklayabilecek asgari modeller kurmaya çalışıyoruz. Normalde bozulan ekosistemleri modelliyoruz, ama Ascension'la tersine giden süreci anlama ve çöküşü tersine çevirebilir miyiz sorusunu sorma imkânımız var" diye anlatıyor Maull. Ekip, ICREA araştırmacısı Ricard Solé'nin yönetiminde çalışıyor; saha işini Maull ile UPF SynBio Lab'den doktora sonrası araştırmacı Nastassia Knödlseder, adanın Koruma Birimi ve yönetimiyle birlikte yürüttü.
Darwin'in gördüğü ada: ağaçsız bir cüruf yığını
Ascension, Güney Atlantik'te, İngiliz donanmasının ikmal ve haberleşme üssü olarak kullandığı küçük bir volkanik ada. Charles Darwin, Beagle'ın ikinci seferi sırasında 1836'da uğradığında adayı "kıyıya yakın hiçbir şeyin yetişmediği, kurak ve ağaçsız bir ada" diye tarif etti; suyun öyle titizlikle yönetildiğini yazdı ki "tek bir damla su bile yitirilmesin" diye uğraşılıyordu.
Yedi yıl sonra, 1843'te adaya botanikçi Joseph Dalton Hooker uğradı. Hooker, Donanma'ya uzun vadeli bir plan önerdi: Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri'nin desteğiyle adaya ağaç taşınacak, bu ağaçlar bulutlardan nem yakalayacak, toprak oluşacak, ada kendi suyunu üretecek hale gelecekti. 1850'den itibaren gemiler Avrupa, Güney Afrika ve Arjantin'deki bahçelerden tohum ve fidan getirmeye başladı. UPF bülteni planı Darwin ile Hooker'ın ortak işi olarak anlatıyor; tarihsel kayıtta Donanma'ya öneriyi götüren ve Kew'in desteğini örgütleyen isim Hooker'dır — Darwin'in payı daha çok adayı belgelemek ve Hooker'la kurduğu yakın bilimsel ilişkide aranmalı.
Program yaklaşık beş on yıl sürdü ve işe yaradı. 1865 tarihli bir Donanma raporu adanın artık "40 çeşit ağaçtan oluşan çalılıklara, ayrıca sayısız çalıya" sahip olduğunu, "bitki örtüsünün yayılmasıyla su kaynağının mükemmel hale geldiğini" bildiriyordu. 1870'lerin sonunda adanın en yüksek noktası olan 859 metrelik Green Mountain'ın zirvesinde Norfolk çamları, okaliptüsler, bambu ve muz birlikte büyüyordu. Ortaya bir tropik bulut ormanı çıkmıştı.
Bulutlardan su toplamanın mekaniği
Bulut ormanı, adının çağrıştırdığı gibi yalnızca yağmurla beslenen bir orman değil. Nem yüklü rüzgâr bir dağa tırmanırken soğur ve yoğuşur; bu rakımda hava çoğu zaman doğrudan bulutun içindedir. Yaprak, iğne ve gövdeler bu sis damlacıklarını tarak gibi süzer, damlacıklar birleşip yaprak ucundan toprağa düşer. Yağmur ölçeri bunu neredeyse hiç görmez, ama toprak görür. Yani orman, suyu tüketen bir yapı olmaktan çok, suyu havadan yakalayan bir yapı gibi iş görür — Hooker'ın "bulutların nemini işe koşmak" fikri tam olarak buydu.
Adada bu mekanizmanın üstüne bir de mühendislik eklendi: Green Mountain'ın tepesine, süzülen çiy ve sis suyunu biriktirip borularla aşağıya, Georgetown'a indiren geniş toplama havuzları yapıldı. Bu havuzlar bir dönem adanın ana su kaynağıydı; bugün kullanılmıyor ve milli park içindeki tarihî yapılar arasında geziliyor.

"Yeni ekosistem" tam olarak ne demek
Green Mountain'daki ormanın tuhaf yanı, birlikte evrimleşmemiş türlerden kurulu olması. Normalde bir tropik ormanın tür örgüsü — hangi bitki hangi gölgeyi sever, hangi böcek hangi çiçeği tozlaştırır — milyonlarca yılda birbirine ayarlanır. Burada ise dünyanın dört bir yanındaki kolonyal bahçelerden gelmiş, daha önce hiç komşuluk yapmamış türler bir araya atıldı ve kendiliğinden işleyen bir orman çıktı.
Evrimsel biyolog David Wilkinson, 2004'te Journal of Biogeography'de yayımladığı "Green Mountain'ın kıssası" başlıklı yazıda bu durumu ekolojik oturma (ecological fitting) kavramıyla açıkladı: türler birbirine uyum sağlamak için evrimleşmek zorunda değildir; hâlihazırda taşıdıkları özellikler yeni komşularıyla yeterince uyuştuğunda karmaşık bir ekosistem iki yüzyıldan kısa sürede kurulabilir. Wilkinson'a göre Green Mountain, insan eliyle kurulmuş ve içindeki türler arasında hiçbir ortak evrim geçmişi bulunmayan bir tropik ormandır.
Bu tür sistemlerin ekolojideki adı yeni ekosistem (novel ecosystem). Terimi 2006'da Richard Hobbs ve meslektaşları Global Ecology and Biogeography'de yerleştirdi: insan etkisiyle tarihsel bileşiminin dışına çıkmış, ama müdahale kesildikten sonra da kendi kendini sürdüren sistemler. Kavramın eleştirisi de hazır: insan etkisi her yerde olduğuna göre neredeyse her ekosistem bir ölçüde "yeni" sayılabilir, dolayısıyla keskin bir sınır çizmek zordur.
Tartışmanın iki yanı
Ascension bu yüzden koruma biyolojisinde rahatsız edici bir örnek. Bir yanda şu var: yabancı türlerle, kısa sürede, işleyen ve hizmet üreten bir orman kurulabiliyor. Brown Üniversitesi'nden ekolog Dov Sax'ın Steven Gaines ile 2008'de PNAS'ta yayımladığı çalışma, okyanus adalarında doğallaşan bitki türü sayısının yerli bitki türü sayısıyla neredeyse birebir örtüştüğünü, yani ada floralarının tür sayısı bakımından ikiye katlandığını, buna karşılık yerli bitkilerde beklenen yaygın yok oluşun gerçekleşmediğini gösterdi. Sax, National Geographic'e konuşurken yabancı bitkilere bakışın son on yılda "çarpıcı biçimde" değiştiğini söylüyor ve Ascension'ı "yıllarca uğraşacağımız meselelerin kesişiminde" buluyor: tarihsel topluluklar yerine yeni topluluklar, yerli olmayan türlerin ekosistem hizmetlerindeki rolü ve koruma hedeflerimizin ne olması gerektiği.
Öteki yanda fatura var. İnsan yerleşiminden önce adada 25-30 bitki türü vardı; bunların onu yalnızca burada bulunuyordu — iki çalı, iki ot ve altı eğrelti. Bugün adaya 200'den fazla yabancı bitki türü girmiş durumda ve o on endemik türden üçünün tükendiği düşünüldüğü için geriye yedisi kaldı; hepsi tehdit altında sayılıyor. Green Mountain, kalan yedi endemikten altısına ev. Gölgeye iyi uyum sağlamış Koster's curse (Clidemia hirta) ve Begonia hirtella gibi birkaç yabancı tür, kaya çıkıntılarını ve orman tabanını kaplayarak minik eğreltileri sıkıştırıyor. İşin ironisi, dikim programını öneren Hooker'ın bu sonucu öngörmüş ve ada evrimini anlamanın anahtarı saydığı eğreltiler için üzüntü duymuş olması.
Adanın maydanoz eğreltisi Anogramma ascensionis 2003'te tükenmiş kabul edilmişti. 2010'da Phil Lambdon ve ada koruma görevlisi Stedson Stroud, Green Mountain'ın güney yamaçlarında rutin bir bitki sayımı sırasında dört küçük bitki buldu; sonraki aramalarda birkaç tane daha çıktı. Kew'in koruma biyoteknolojisi birimi bu bitkilerden canlı spor alıp çok sayıda genç fide yetiştirdi. Stroud'un sahadaki yaklaşımı tartışmanın orta yolunu temsil ediyor: adayı 1836 haline döndürmeye çalışmak yerine, endemik eğreltilere gölge ve nem sağlayacak bir tepe örtüsü kurmak üzere yerli olmayan ağaçlar dikiyor.
| Green Mountain yüksekliği | 859 metre |
|---|---|
| Dikim programı | 1850'lerden itibaren, yaklaşık beş on yıl |
| İnsan öncesi bitki florası | 25-30 tür, 10'u yalnızca bu adada |
| Bugün yaşayan endemik bitki | 7 (6'sı Green Mountain'da) |
| Adaya giren yabancı bitki | 200'den fazla tür |
| Milli park | 25 Haziran 2005, 10,2 km² |
Tablodaki sayılar Ascension Adası yönetiminin koruma yayınları, Kew ile ortak hazırlanan endemik bitki koruma planı ve adanın bitki örtüsü üzerine derlenmiş kayıtlara dayanıyor.
Bulgunun sınırı
Bu noktada dürüst olmak gerekiyor: UPF ekibinin anlattığı şey henüz yayımlanmış bir makale değil. Elimizde bir üniversite bülteni, bir aylık saha çalışması ve devam eden bir modelleme işi var. Ekip ulusal arşivlerdeki deniz haritalarını, gemi jurnallerini ve el yazısı mektupları tarayarak dikimin nasıl örgütlendiğini çıkarmaya çalışıyor. Buna bir de toprak mikrobiyomu analizi ekleniyor — "Toprak mevcut besinlere göre değişiyor ve ekosistemi ayarlayan hızlı değişimleri görmemizi sağlıyor" diyor Knödlseder; bu analizler Sevilla'daki Doğal Kaynaklar ve Agrobiyoloji Enstitüsü'nün BioFun Lab'iyle birlikte yapılacak. Yani sonuçlar değil, bir araştırma programının başlangıcı ortada.
Maull'un kendi çekincesi de bunu söylüyor: "Üzerinde çalıştığımız model yerel bir vakayı açıklıyor, ama Ascension'dan öğrendiğimiz her şeyi dünyaya taşımak istiyoruz." Modelin dünyaya taşınıp taşınamayacağı asıl açık soru, çünkü Ascension'ın elinde çoğu bozulan ekosistemde bulunmayan iki ayrıcalık vardı: dağın tepesine kendiliğinden gelen bulut, yani karşılıksız ve sürekli bir su kaynağı; ve imparatorluğun dünyanın her yerinden tür getirip elli yıl boyunca deneyebilen lojistiği. Çölleşen bir yaylada ikisi de yok.
Geriye bu yazının asıl rahatsız edici sorusu kalıyor: bir ekosistemin "iyi" olduğuna neye bakarak karar veriyoruz? İşlediğine mi — su tutuyor, toprak yapıyor, karbon bağlıyor — yoksa içindeki türlerin oraya ait olmasına mı? Green Mountain birinci ölçüte göre bir başarı, ikinciye göre bir kayıp. Ve bu iki cevap aynı dağın üzerinde, birkaç yüz metre arayla yan yana duruyor.
Fotoğraf: LordHarris, CC BY-SA 3.0, Wikimedia Commons