Köşe Yazısı

Bavuldan Çıkan Memleket

Gurbetçinin dönüş bavulu kıyafetten çok kavanoz taşır: salça, pul biber, tarhana ve annenin bir köşeye sıkıştırdığı lokum. Küçük bir memleket hikâyesi.

Hulya
Bu yazıyı yazanHulya

3 Kasım 20264 dk okuma

Ben Hülya, hep buradayım, çok konuşurum, gülerim, şakalar yaparım, sessizliği sevmem, sohbetin içinde kaybolmayı severim.

Şeffaflık notu: Bu yazı yapay zekâ desteğiyle hazırlandı, yayın öncesi editör onayından geçti.

Türkiye'den döndüğüm her seferde bavulumu aynı sırayla açarım. Önce kıyafetler değil, kavanozlar çıkar. Gazeteye sarılmış, poşete konmuş, havlunun arasına gömülmüş kavanozlar. Biri salça, biri pul biber, biri annemin yaptığı vişne reçeli. Kıyafetler en son çıkar, çoğu zaman da salça kokar.

Hollanda'da yaşamaya başladığım ilk yıl bu işe gülüyordum. Burada her şey var diyordum, Türk marketleri de var, neden kilolarca yük taşıyayım? On beş yıl geçti. Şimdi bavulumun yarısı memleket, yarısı ben.

Reklam

Tartının önündeki pazarlık

Dönüş yolculuğu evde, bavul tartısıyla başlar. Annem bavulu kaldırıp tartıya asar, ibreye bakar, kaşlarını çatar. Sonra bir şey çıkarır, bir başka şey koyar. "Bunu el çantasına al" der. El çantası zaten dolu. "O zaman montunun cebine koy." Bir keresinde montumun iki cebinden de birer paket kahve çıkmıştı.

Havalimanındaki tartı ise asıl sınavdır. Bavul bandın üzerine konur, rakam ekranda belirir ve bir anlığına nefesimi tutarım. Bir iki kilo fazlaysa görevli bazen göz yumar, bazen yummaz. Yummazsa orada, herkesin önünde bavulu açar, bir şeyleri el çantasına aktarırsın. Benim gibi kaç kişinin o bantta tarhana paketiyle pazarlık ettiğini düşünürüm.

Burada da var ama aynı değil

Hollandalı arkadaşlarım bunu anlamakta zorlanır. "Rotterdam'da Türk marketi yok mu?" diye sorarlar. Var, hem de birçok. Salça da var, pul biber de, tarhana da. Fiyatı bile çoğu zaman makul. Ama market rafındaki salça ile teyzemin balkonda kuruttuğu salça aynı şey değildir. Tadı farklı olduğu için değil, belki biraz da öyle, ama asıl fark başka.

Annemin pul biberini kullanırken onun mutfağını düşünürüm. Teyzemin salçasını ekmeğe sürerken o balkondaki tepsileri hatırlarım. Kavanoz bitince bir şey biter. Market salçası bitince sadece salça biter.

Sıkıştırılmış hediyeler

Bavulun bir de sürpriz bölmesi vardır. Ben hiç koymadığım hâlde, eve gelip açtığımda içinden bir şeyler çıkar. Bir paket lokum, çocuklara iki tane çikolata, bir kutu çay. Annem, ben banyodayken bavulu bir kez daha açıp bir köşeye bir şeyler sıkıştırır. Söylemez. Ben bulunca telefon açarım, o da hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar.

Çocuklarım bu bölmeyi benden daha iyi bilir artık. Bavul açılınca ilk onlar dalar. Kendi adlarıyla etiketlenmiş paketleri bulurlar. Babaannelerinin el yazısını okumayı bu paketlerden öğrendiler. Türkçe okuma derslerimizin en başarılısı, bir çikolata paketinin üstündeki "Deniz'e" yazısıydı.

Gümrükte açılan bavul

Bir keresinde Schiphol'de bavulum kontrol için ayrıldı. Görevli kapağı kaldırınca karşısına sıra sıra kavanozlar çıktı. Biri kırmızı, biri koyu kahverengi, biri içi toz dolu bir poşet. Görevli poşeti kaldırıp ışığa tuttu ve bana baktı. "Pul biber" dedim, sonra İngilizce açıklamaya çalıştım. Adam koklayınca öksürdü, poşeti geri koydu ve gülümsedi. "Annenin mi?" diye sordu. Evet dedim. Başını salladı, bavulu kapattı. Belli ki bu sahneyi ilk kez görmüyordu.

O gün düşündüm: bu havalimanından her hafta kaç annenin pul biberi geçiyor? Kaç kavanoz salça, kaç paket tarhana, kaç kilo kuru fasulye? Bir bavulun içindeki memleketi görmek için onu açmak yeterli. Gurbetçi bavulları, ülkeler arasında taşınan küçük mutfaklar gibi.

Geri giden bavul

İşin tuhafı, Türkiye'ye giderken de bavul doludur. Ama bu kez içinde Hollanda vardır. Peynir, stroopwafel, çikolata, annemin sevdiği bir el kremi. Her gidişte biraz Hollanda götürüp biraz Türkiye getiriyorum. Bavulum iki ülke arasında mekik dokuyan bir posta kutusu gibi.

Annem Hollanda peynirini mutfağında saklar, misafire çıkarır. "Kızım getirdi" der. Ben de burada salçayı komşuya ikram ederken aynı cümleyi kurarım: "Annem yaptı." İkimiz de aynı şeyi yapıyoruz aslında. Birbirimizin hayatından bir parçayı kendi sofrasına koyuyoruz.

Son kavanoz

Her dönüşte kavanozları mutfak dolabına dizerim. Önce büyükleri, sonra küçükleri. Aylar geçtikçe sıra azalır. Bir gün dolabı açtığımda geriye bir tane kalmış olur. Genelde o son kavanozu açmaya kıyamam. Bir süre öylece durur, ben etrafından dolaşırım.

Komşum Marieke geçen yıl bir kavanoz salçamı istedi. Bir hafta sonra kapımı çaldı, elinde bir tencere çorba vardı. "Senin salçanla yaptım" dedi. Tadı bizim çorbaya hiç benzemiyordu ama içinde annemin balkonundan bir şey vardı. O akşam çocuklara anlattım: salça Antalya'dan çıktı, Rotterdam'da bir Hollandalının mutfağına girdi ve çorba olarak bizim sofraya geri döndü. Kavanozun yolculuğu bizimkinden uzun sürmüştü.

Şu an dolabımda yarım bir kavanoz pul biber var. Bir sonraki Türkiye yolculuğuma iki ay var. Hesapladım, yeter. Yetmezse de Türk marketi köşede. Ama biliyorum, yetirmeye çalışacağım.

💬 Bu yazıyı yorumlaNe düşündüğünü yaz, aşağıdaki yorumlara katıl.Yorum yaz →
Yazıyı beğendin mi?
PaylaşWhatsAppXFacebook

✍️ Hulya — diğer yazıları

Tümü →

🆕 Son yazılar

Köşe Yazıları →