Bir atmosfer nasıl filme alınır? Wenders'ın Zumthor belgeseli
Wim Wenders, mimar Peter Zumthor'u on dört yıl boyunca üç boyutlu çekti. 114 dakikalık belgesel, fotoğrafa en çok direnen mimarlığı perdeye taşımayı deniyor.
Kuzey Kutup Dairesi'nin ötesinde, Norveç'in Vardø kasabasında rüzgâra karşı gerilmiş uzun bir ahşap iskelet duruyor. İçine girip yüz metreye yakın koridorda yürürken duvarda 91 küçük pencere sayıyorsunuz; her birinin ardında tek bir ampul yanıyor, yanında da dönemin kayıtlarından çıkarılmış kısa bir metin duruyor. Ampuller, 1621'de bu kıyıda cadılık suçlamasıyla öldürülen 91 kişiyi anıyor. Yapının adı Steilneset. 2011'de açıldı; ahşap çatkıyı ve içindeki anı koridorunu İsviçreli mimar Peter Zumthor kurdu, hemen yanındaki paslanır çelik ve renkli camdan odayı sanatçı Louise Bourgeois tasarladı.
Bu koridor, Wim Wenders'ın on dört yıl boyunca kamerasını kurduğu duraklardan yalnızca biri. Alman yönetmenin From Inside Out – The Architecture of Peter Zumthor adlı 114 dakikalık belgeseli, 83. Venedik Film Festivali'nin yarışma dışı "Venice Open" bölümünde ilk kez gösterildi. Filmin asıl iddiası konusu değil, biçimi: Wenders yapıları üç boyutlu çekti.
Bu tercih ilk bakışta teknik bir ayrıntı gibi görünüyor. Değil. Zumthor, kırk yıldır mimarlığı çizimle ya da biçimle değil, "atmosfer" denen ölçülmesi zor bir şeyle anlatıyor: bir mekâna girdiğiniz anda, henüz hiçbir şeyi incelemeden duyduğunuz his. Bir yönetmenin böyle bir iddiayla boğuşması, mimarlık filmlerinin alışkanlığını da tersine çeviriyor; çünkü Zumthor'un işi, fotoğrafı çekilmeye en çok direnen mimarlıklardan biri.
Marangozun oğlu: Zumthor kim?
Peter Zumthor 1943'te Basel'de doğdu. Babası mobilya marangozuydu; kendisi de 1958'de marangoz çıraklığına başladı, mimarlığa ancak sonra, 1963'te Basel'deki Kunstgewerbeschule'de yöneldi. 1966'da New York'taki Pratt Institute'ta endüstriyel tasarım ve mimarlık okudu. 1968'den itibaren İsviçre'nin Graubünden kantonunda anıtların korunması biriminde çalıştı: yani meslek hayatına yeni bina yaparak değil, eski binaları onararak başladı. Taşın, ahşabın, sıvanın nasıl yaşlandığını orada öğrendi.
Kendi bürosunu 1979'da, Chur yakınındaki Haldenstein köyünde kurdu ve orada kaldı. Büro hâlâ otuz kişi civarında. Zumthor, az sayıda iş alan, uzun süren ve çoğu zaman küçük ölçekli yapılar üreten bir mimar olarak tanındı; 2008'de Praemium Imperiale, 2009'da Pritzker Ödülü, 2013'te RIBA Kraliyet Altın Madalyası aldı. Wenders onu "mimarların mimarı" diye tanımlıyor.
Atmosferin dokuz başlığı
Zumthor'un bu kavramı nasıl kurduğunu anlamak için 2006'da yayımlanan ince kitabı Atmosphären işe yarıyor. Kitap, bir mekânın insanda bıraktığı izi dokuz kısa bölümde topluyor:
- mimarlığın gövdesi
- malzemelerin birbirine uyumu
- bir mekânın sesi
- bir mekânın sıcaklığı
- çevreleyen nesneler
- sükûnet ile baştan çıkarma arasında
- iç ile dış arasındaki gerilim
- mahremiyet dereceleri
- nesneler üzerindeki ışık
Listenin yarısı, fotoğrafın hiç kaydetmediği şeylerden oluşuyor. Bir mekânın sesi, sıcaklığı, size ne kadar yakın durduğu; bunlar bedenle ölçülen şeyler. Zumthor'un yapıları hakkında az sayıda yayın bulunmasının, mimarın da röportaj vermeye isteksizliğinin gerekçesi bu: ona göre mimarlık ancak yerinde deneyimlenir. Türkçe mimarlık yazınında da atmosfer tartışması çoğunlukla tek bir yapı üzerinden, Vals'teki termal hamam üzerinden yürütülmüş durumda.

Taşı yerinden çıkarmayan bina
Vals'teki termal hamam 1996'da açıldı ve Zumthor'un en çok bilinen yapısı oldu. Hamamın duvarları, vadinin kendi taşından, Valser kuvarsitinden ince katmanlar hâlinde örüldü; yapı dağa saygı duyan bir taş ocağı ya da mağara gibi okunuyor. İçeride sıcak-soğuk, aydınlık-karanlık, saydam-mat karşıtlıkları bilinçli olarak birbirine yaklaştırılmış: Zumthor'un "sıcaklık" ve "ses" başlıkları burada laf değil, programın kendisi.
Aynı ısrarın en çıplak örneği, Almanya'nın Mechernich-Wachendorf köyündeki Bruder Klaus Tarla Şapeli. Yapıyı bir devlet kurumu ya da kilise değil, Hermann-Josef ve Trudel Scheidtweiler adlı bir çiftçi ailesi istedi; 15. yüzyılda yaşamış İsviçreli münzevi Niklaus von Flüe'nün anısına, tarlanın ortasına. 1998-2007 arasında yapıldı.
Yapım yöntemi, Zumthor'un malzemeye bakışını tek başına anlatıyor. Beşgen bir temel üzerine, içe doğru eğimli 112 ladin gövdesi çadır gibi dizildi; bu ahşap çekirdeğin çevresine, elle sıkıştırılan beton yirmi dört kat hâlinde döküldü. Kalıp sökülmedi: ahşap gövdeler içten içe, denetimli biçimde kömürleştirilerek büzüldü ve çıkarıldı. Geriye, kaybolan ağaçların izini taşıyan isli bir iç yüzey kaldı. On iki metre yükselen boşluğun tepesinde damla biçimli tek bir açıklık var; duvarlardaki bağlantı deliklerine ise 350 el üflemeli cam tıkaç oturtuldu, böylece zorunluluk ikincil bir ışık kaynağına dönüştü. Zemin, yerinde dökülmüş kurşun-kalay alaşımı. Şapelin içinde yağmur yağdığında su tepedeki açıklıktan girer; bina bunu bir arıza değil, program olarak kabul eder.
Işığı binanın programı yapmak
Zumthor'un "nesneler üzerindeki ışık" başlığı iki müzede en açık hâlini alıyor. Köln'deki Kolumba, 2003-2007 arasında yapıldı ve harap olmuş bir Romanesk kilisenin kalıntıları ile 1950'de Gottfried Böhm'ün bu kalıntıların içine kurduğu küçük şapelin üstüne oturdu. Zumthor bütün bu katmanları, proje için özel pişirilmiş gri delikli tuğladan bir duvarla pelerin gibi sardı; on altı sergi odasının çoğu doğal ışıkla aydınlanıyor ve zemin kattaki kazı salonunda antik temeller bir yürüme yolundan izleniyor.
Avusturya'daki Kunsthaus Bregenz (1997) ise ters uçtan aynı meseleyi çözüyor: Konstanz Gölü kıyısında, cam pullarla kaplı bir beton küp. Dışarıdan tek bir yüzey gibi görünen bina, gün ışığını içeri doğrudan değil, katmanlardan geçirerek alıyor; sergi salonlarında ışığın kaynağı görünmüyor, yalnızca etkisi var.

Neden üç boyut?
Wenders'ın üç boyuta yönelmesi yeni değil. Buena Vista Social Club (1999) ile müziği, Pina (2011) ile dansı, Anselm (2023) ile çağdaş sanatı filme almıştı; son ikisi de üç boyutlu çekildi. Dansçı Pina Bausch'un koreografisini düz bir perdede anlatmanın imkânsızlığı, Wenders'ı bu tekniğe iten şeydi; mimarlıkta sorun daha da ağır, çünkü bir binayı anlamak onun içinde yürümeyi gerektiriyor.
Yönetmenin filmle ilgili söylediği şey de bu: Wenders'a göre hepimiz evlerde yaşıyor ve çalışıyoruz, ama mimarlık hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz; film bunu öğretici bir dille değil, "neredeyse fiziksel bir deneyim" hâline getirerek yapmak istiyor. Bu yüzden anlatının merkezinde mimar değil, yapıyı kullananlar var: ziyaretçiler, oturanlar, zanaatkârlar. Görüntü yönetmenliğini Franz Lustig ile Sebastian Cramer üstlendi; müzik Vera Kappeler, Peter Conradin Zumthor, Laurent Petitgand ve Sophie Hunger imzalı. Filmi Wenders'ın kendi şirketi Road Movies ile DCM üretti.
Wenders'ın 2012'de çektiği kısa film Notes from a Day in the Life of an Architect, bu uzun projenin ilk adımıydı. Arada geçen on dört yıl, Zumthor'un yavaşlığıyla da ilgili: filmde görünen yapıların ikisi, Los Angeles County Museum of Art'ın David Geffen Galerileri ile Riehen'deki Fondation Beyeler'in yeni Wyss Müzesi, 2008 ve 2016'da başlayıp ancak bu yıl tamamlandı.
Filmin dünya satışlarını yürüten HanWay Films'in yayımladığı ilk görüntüde, kameranın yapıların içinde nasıl hareket ettiği görülüyor.
Açık kalan soru
Zumthor'un listesindeki dokuz başlığın kaçı perdeye geçebilir? Üç boyut, mekânın derinliğini ve malzemenin yüzeyini taşıyabilir; sesi, bir ölçüde, ses tasarımı taşıyabilir. Ama "bir mekânın sıcaklığı" ya da Vals'te suya girince teninizde olanlar, tanımı gereği sinemanın dışında kalıyor. Filmin kendisi de aslında bunu kabul ediyor: Wenders bir ders vermeyi değil, seyirciyi mümkün olduğunca binanın içine sokmayı hedefliyor.
Bu yüzden filmin en ilginç tarafı, mimarlığı anlatmaktan çok, anlatmanın sınırını göstermesi olabilir. Türkiye'de gösterim ya da yayın planına dair bir bilgi henüz açıklanmadı; filmin yapımcıları Almanya ve İsviçre dağıtımını duyurdu. Üç boyutlu gösterimin salon dışında ne kadar anlamlı olacağı ise ayrı bir soru: Zumthor'un bütün mesleği, kopyanın aslın yerini tutmadığı iddiası üzerine kurulu.
Fotoğraf: Wolkenkratzer, CC BY-SA 4.0, Wikimedia Commons