Dünyayı baş aşağı gösteren gözlük ve 1896'da başlayan tuhaf deney
Carsten Höller'in görme alanını ters çeviren gözlüğü, bir psikologun 1896'da kendi üzerinde başlattığı deneye dayanıyor. Beynin görüntüyü nasıl yeniden kurduğu hâlâ tartışmalı.
Gözlüğü taktığınız anda oda yerinde duruyor, ama tavan ayaklarınızın altına iniyor. İlk saniyelerde bu yalnızca tuhaf bir resim gibi gelir. Ayağa kalkıp masadaki bardağa uzandığınızda iş değişir: el, bardağın göründüğü yere gider ve orada bardak yoktur. İki adım atarsınız, biçimler birbirinin içine akmaya başlar, eşyalar beklenmedik biçimde yakın ya da uzak durur. Oda değişmemiştir; değişen, onun içinde hareket etmenin artık sezgisel olmamasıdır.
Bunu yapan şey bir sanat işi: Brüksel doğumlu sanatçı Carsten Höller'in Upside-Down Goggles (Baş Aşağı Gözlükler) adlı yapıtı. designboom'un aktardığına göre iş ilk kez 1994'te gösterildi ve o tarihten beri sürüyor; gözlük takanın görme alanını ters çeviriyor, bir odada yürümek ya da bir nesneye uzanmak gibi düşünmeden yaptığımız hareketleri bambaşka bir dikkat gerektiren işlere dönüştürüyor. Höller'in designboom'a nisan ayında verdiği söyleşide söylediğine göre onu çeken şey tam olarak bu: "Rüya, kurmak zorunda kalmadığım karışıklık makinesi."
İşin asıl ilginç yanı, bu fikrin sanat atölyesinde doğmamış olması. Höller'in gözlüğü, psikoloji tarihinin en eski ve en inatçı kendi üzerinde deneylerinden birinin doğrudan torunu.
1896: Kendi gözüne dört mercek takan psikolog
Amerikalı psikolog George M. Stratton'un merak ettiği soru şuydu: Gözün arkasındaki ışığa duyarlı tabakaya, yani retinaya düşen görüntü ters olduğu hâlde, biz dünyayı neden düz görüyoruz? Mercek, bir nesneden gelen ışınları odaklarken görüntüyü hem alt-üst hem sağ-sol çevirir; göz de aynı fizikle çalışır. O zaman beyin, bu ters görüntüyü bir yerde "düzeltiyor" olmalıydı. Stratton bunu sınamak için retina görüntüsünü yeniden ters çeviren, yani normalde ters olanı düz hâle getiren bir aygıt yaptı ve takmaya başladı.
Denek kendisiydi. 1897'de Psychological Review dergisinde yayımladığı ayrıntılı raporda anlattığına göre aygıt, sağ gözünün önüne yerleştirilen dört mercekli bir tüptü; yüzüne dökülmüş, bez kaplı bir alçı kalıbın içine oturuyordu ve merceklerden geçen ışık dışında bütün ışığı kesiyordu. Yani deney tek gözle, yaklaşık 45 derecelik dar bir görme alanıyla yapıldı. Gözlüğü çıkardığı her anda gözlerini sıkıca bağlıyordu, ki araya normal görüş karışmasın.
Kendi yazdığı rakamlar şöyle:
| İlk deney (Kasım 1896 sayısında yayımlandı) | 3 gün boyunca toplam 21,5 saat |
|---|---|
| İkinci deney (Temmuz 1897 sayısında yayımlandı) | 8 gün boyunca toplam 87 saat |
| Süre | Birinci günün öğleninden sekizinci günün öğlenine |
| Aygıt | Sağ göz önünde dört mercekli tüp, alçı kalıp içinde |
| Görme alanı | Yaklaşık 45 derece |
| Gözlük çıkarıldığında | Gözler tamamen bağlı |
Rakamlar Stratton'un 1897 raporundaki kendi tablosundan. İkinci deneyde evin içinde dolaşmakla kalmadı: kapalı bir bahçede yürüdü, mehtaplı gecelerde bir arkadaşının koluna tutunarak köyün içinde uzun yürüyüşlere çıktı. Tuttuğu notlar, gördüğü şeyle yaptığı hareketi eşleştirmekteki zorlukları satır satır kaydediyor.

"Uyum" gerçekten ne demek?
Stratton'un deneyinin psikolojiye bıraktığı kavram uyum, yani adaptasyon: duyu girdisi bozulduğunda sinir sisteminin bu yeni düzene alışma süreci. Birkaç gün sonra Stratton'un el-göz koordinasyonu düzelmeye başladı; son iki günde elinin yaptığı ile gözünün gördüğü arasındaki çatışma kayboldu. Bu gözlem, algının gelen görüntüyü edilgen biçimde kaydetmek olmadığının, görme ile hareketin birlikte kurduğu bir ilişki olduğunun kanıtı sayıldı.
Ama Stratton'un kendi cümleleri, sonradan anlatıldığı kadar net değil. Raporunda "oda baş aşağı görünüyordu" diye yazdığı sayfalarda hemen ardından duruma göre değiştiğini de yazıyor. Kendi kol ve bacaklarına baktığında ya da dikkatini onların yeni görünümüne verdiğinde gördüğü sahne "ters olmaktan ziyade düz" geliyordu; gözünü bedeninden ayırıp onu eski alışkanlığıyla hayal ettiğinde ise görüş alanındaki her şey yeniden baş aşağı oluyordu. Hızlı ve alışkın hareketler sırasında düzgünlük hissi belirgin biçimde artıyor, oturup sahneyi edilgen biçimde izlediğinde azalıyordu.
Yani deneyin sonucu "beyin görüntüyü dört günde çevirdi" gibi bir anahtar çevirme olayı değil. Daha çok şu: bedeniyle etkin biçimde uğraştığı anlarda yeni düzen tutarlı bir dünyaya dönüşüyor, durup seyrettiğinde eski düzen geri geliyordu.
Bilimsel iddianın sınırı
Buradaki en büyük zayıflık ortada: tek kişi, bir buçuk asra yakın zaman önce, kendi üzerinde, kendi notlarıyla. Ölçüt yok, kör değerlendirme yok, karşılaştırma grubu yok. Üstelik gözlemci ile deneyi tasarlayan aynı kişi.
Bu yüzden iddia çok sonra yeniden sınandı. David E. J. Linden ve arkadaşlarının 1999'da Perception dergisinde yayımladığı, başlığı tartışmayı özetleyen "The Myth of Upright Vision" (Dik Görmenin Efsanesi) çalışmasında dört kişiye altı ile on gün boyunca görüntüyü ters çeviren prizma ve ayna gözlükler taktırıldı. Sonuç ikiye ayrıldı: katılımcıların görsel-motor becerileri, yani gördüğünü hareketle eşleştirme yetenekleri hızla düzeldi — ama hiçbiri dünyayı yeniden düz görmeye başladığını bildirmedi. Araştırmacılar bunu ayrıca dolaylı yoldan sınadı: gölgelerden biçim çıkarma testinde katılımcılar görüntüyü hâlâ çevrilmiş olarak algılıyordu. İşlevsel beyin görüntüleme ile bakıldığında da ilk görme alanlarının haritalanma düzeninde, yani retinotopide bir değişiklik görülmedi.
Bu sonuç Stratton'u yanlışlamıyor; onun anlattığı ikircikli hâli destekliyor ve sonradan basitleştirilmiş "beyin resmi ters çevirir" anlatısını eliyor. Bedenin yeni düzene alışması ile dünyanın gözümüze düz görünmesi, görünüşe göre aynı şey değil.
Sanat, protokolü deneyime çevirince
Höller'in bilim geçmişi tesadüf değil. Aralık 1961'de Brüksel'de doğan sanatçı, Kiel Üniversitesi'nde tarım bilimi alanında doktora yaptı; tezi tahıl yaprak bitlerinin asalak böcekleri üzerineydi ve böceklerin koku yoluyla haberleşmesi üzerine çalıştı. 1994'e kadar araştırmacı böcek bilimci olarak çalıştı — gözlüğün ilk kez gösterildiği yıl.
İki yaklaşımın ölçeği bambaşka. Stratton günler üzerinden çalışıyordu; Höller'in anlattığına göre gözlükte algıda hafif bir kayma beş dakika içinde başlıyor, ama asıl etki kişi hareket etmeye başlayınca ortaya çıkıyor. Yapıt bir sonuç tablosu üretmiyor; sergide gözlüğü takan kişiyi, ayrıntılarıyla tanıdığı ama artık beklendiği gibi davranmayan bir dünyanın içinde yürütüyor. designboom'un aktardığına göre iş, Ralph Rugoff'un Londra'daki Hayward Gallery için düzenlediği Decision sergisinde 2015'te de izleyiciye takıldı.
Laboratuvar bir soruyu yanıtlamak için kurulur; sergi onu yaşatmak için. Gözlüğü takan kişi "retina görüntüsü ters çevrilince yukarı-aşağı yeniden kurulabilir mi" sorusunu çözmez — mesafe tahmininin, bir sandalyenin etrafından dolaşmanın, bardağa uzanmanın ne kadar görünmez bir eşgüdüme dayandığını fark eder.
Geriye şu açık soru kalıyor: "Dünya bana düz görünüyor" dediğimizde ne söylüyoruz? Görüntünün uzaydaki yönüne dair bir bildirim mi, yoksa bedenimizin o dünyada rahatça hareket edebilmesinin adı mı? Linden ve arkadaşlarının bulgusu bu ikisinin ayrı yollardan gittiğini gösteriyor. Eğer öyleyse, soruyu sözle sormanın bir sınırı var; belki de cevabı laboratuvar formunda değil, gözlüğü takıp odada iki adım atan birinin elinde aranmalı.
Fotoğraf: Simon Lamuniere, CC BY-SA 4.0, Wikimedia Commons