Her şey bilinçli olabilir mi? Yeter sebep ilkesinin tuhaf sonucu
Southampton'da felsefe okutan Sam Kimpton-Nye, Aeon'daki denemesinde aklın en klasik kuralını sonuna kadar götürüyor: ilke doğruysa elektronun da bir şey hissetmesi gerekiyor.
Gottfried Wilhelm Leibniz, üç yüzyıldan fazla bir süre önce okurundan tuhaf bir şey istedi: insan beynini bir değirmen büyüklüğüne kadar şişirdiğini hayal et, sonra kapıdan içeri gir ve dolaş. Çarkların nasıl döndüğünü, hangi parçanın hangisini ittiğini en ince ayrıntısına kadar incele. Leibniz'in vurgusu şuydu: o değirmende görülecek her şeyi görsen bile bir deneyimle karşılaşmazsın. Acıyı, kırmızının kırmızılığını, canının sıkıldığı o duyguyu hiçbir çarkın üstünde bulamazsın.
Southampton Üniversitesi'nde felsefe okutan Sam Kimpton-Nye, Aeon'da yayımlanan denemesinde bu eski düşünce deneyinden yola çıkıyor ve beklenmedik bir yere varıyor: aklın en sağlam görünen kurallarından birini sonuna kadar ciddiye alırsak, elektronların bile bir biçimde "bir şey hissettiğini" söylemek zorunda kalabiliriz.
Burada ilginç olan sonucun kendisinden çok ona götüren yol. Kimpton-Nye bilincin her yerde olduğuna dair mistik bir sezgiden değil, bir mantık kuralından hareket ediyor; sonra da vardığı yere kendisi inanmadığını söylüyor. Denemesi bir savunma değil, bir fatura: şu ilkeyi istiyorsan bedeli budur.
"Neden?" sorusunun hiç durmadığı yer: yeter sebep ilkesi
Söz konusu kurala felsefede yeter sebep ilkesi deniyor. Kabaca: olan hiçbir şey sebepsiz değildir, her olgunun neden öyle olup da başka türlü olmadığını açıklayan bir gerekçesi vardır. Kimpton-Nye ilkeyi Leibniz'in sözleriyle aktarıyor: doğru ya da var olan hiçbir olguyu, "neden böyle olduğu ve başka türlü olmadığı konusunda yeter bir sebep olmaksızın" bulamayız.
Spinoza daha da sert bir biçim veriyor ilkeye; denemede alıntılanan ifadesiyle: "Her şey için, hem var oluşunun hem de var olmayışının bir nedeni ya da sebebi gösterilmelidir." Yani yalnız var olanların değil, olmayanların da bir açıklaması olmalı.
Bu ilke felsefe tarihinde boş durmamış. Kimpton-Nye'ın hatırlattığına göre İbn Sînâ, olumsal şeylerin -yani var olmayabilecek olanların- varlıklarını kendilerinden almadığını, dolayısıyla dışarıdan bir nedene dayanmaları gerektiğini göstermek için aynı ilkeyi kullanmış. İlke bugün de yaşıyor: deneme, her kayda değer olgunun metafizik bir temeli olduğunu savunan Shamik Dasgupta ile bütün olguların doğa yasalarından çıktığı bir fizik modeli geliştiren Eddy Keming Chen'i çağdaş savunucular arasında anıyor.
Sorun şu ki ilkeyi sonuna kadar uygularsan, bilinç yolun ortasında bir kaya gibi duruyor.
Birinci yol: bilincin "zor problemi" bir açıklama boşluğu bırakıyor
David Chalmers'ın zor problem adını verdiği mesele tam olarak Leibniz'in değirmeninin modern hali. Beyindeki fiziksel düzenlemeyi en küçük ayrıntısına kadar bilsek bile, o düzenlemenin neden bir deneyim ürettiğini söyleyemiyoruz. Kimpton-Nye'ın işaret ettiği gibi bunun bir nedeni yöntemin kendisinde: bilimsel yöntem nesnel, üçüncü kişinin erişebileceği olguları verir; deneyim ise özel ve birinci kişiye ait.
Bu boşluk yeter sebep ilkesini ihlal ediyor: bilinçsiz maddeden bilincin nasıl doğduğuna dair yeter bir sebep yok ortada. Boşluğu kapatmanın bir yolu var: bilinci sonradan beliren bir şey saymak yerine en baştan maddenin içine koymak. Felsefede buna panpsişizm deniyor. Kimpton-Nye'ın tanımıyla, bilincin maddenin temel bir özelliği olduğu görüş; "elektronlardan ve protonlardan masalara ve gezegenlere, tabii insanlara ve köpeklere kadar her şeyin bir ölçüde bilinci" olduğu fikri.
Mantığı basit: bilinç aşağıda da varsa, bilinçsizden bilinçliye geçişi açıklama derdi ortadan kalkar. Açıklanacak bir geçiş kalmaz.
İkinci yol: maddenin neden öyle davrandığını kimse söyleyemiyor
Denemenin en az bilinen, bence en ilgi çekici bölümü bu. Kimpton-Nye, Norveçli filozof Hedda Hassel Mørch'ün bir savını aktarıyor ve sav bilinçten değil, fizikten yola çıkıyor.
Fiziğin temel özelliklerini düşünün: elektrik yükü ne demek? Fizik size yükün ne olduğunu söylemiyor; yükün maddeyi nasıl davranmaya eğilimli kıldığını söylüyor. Aynı yükler itişir, zıtları çeker. Yani yük, yapıp ettikleriyle tanımlanıyor. Peki neden o eğilimler de bunlar değil? Mørch'e göre fizik bu soruya kapalı: özelliğin kendi içsel doğasında, davranışını anlaşılır kılan bir şey yok.
Zihinsel özellikler bu bakımdan farklı görünüyor. Acı canlıyı acının kaynağından uzaklaşmaya iter ve bu, keyfî bir eşleşme gibi durmaz; acının ne olduğunu bildiğinizde neden kaçındırdığını da anlamış olursunuz. Denemede aktarılan ifadesiyle Mørch, "acının öznelere, yalnızca içsel niteliği gereği, ondan kaçınmaktan başka bir şey yapmaya çalıştırmasının düşünülebilir göründüğünü" sanmıyor.
Buradan çıkan sonuç ters yönden geliyor: eğer temel özelliklerin neden öyle davrandığına dair bir açıklama istiyorsanız, o özellikleri zihinsel özellikler olarak okumanız gerekir. Bilinç, bilincin gizemi için değil, maddenin gizemi için çağrılıyor.
Üçüncü yol: Spinoza'nın tek tözüne giden merdiven

Üçüncü güzergâh Spinoza'dan geçiyor ve en soyut olanı. Kimpton-Nye'ın özetlediği adımlar şöyle: iki şeyin birbirinden ayrı olmasını açıklamak için farklı özelliklere sahip olmalarına başvururuz. Ama o zaman şeyler, kimliklerini özelliklerine borçlu hale gelir; oysa töz, felsefede başka hiçbir şeye dayanmayan en temel varlık demek. Temel olan bir şeyin kimliğini başkasından alması tuhaf.
Alternatif olarak tözlerin özsel niteliklerine göre ayrıldığını söyleyebilirsiniz: biri düşünen, öteki uzamlı. Ama bu da yeni bir açıklama borcu doğuruyor; düşünenin neden uzam taşımadığını, uzamlının neden düşünmediğini açıklamak için yine birbirlerine muhtaç olurlar. Yeter sebep ilkesi açıklama istiyor, hiçbir cevap yetmiyor. Spinoza'nın çıkışı radikal: öyleyse tözler birbirinden ayrılmıyor, tek bir töz var ve bütün nitelikler onda. Düşünme ve uzam, aynı tek şeyin iki yüzü.
Bu, bilinci evrenin en temel katına yerleştiriyor. Denemede anılan Martin Lin'in değerlendirmesiyle Spinoza'da "zihinsellik, doğal dünyanın yaygın ve temel bir özelliği" ve bu yüzden Lin onu panpsişist sayıyor.
Faturanın alt satırı: her şeyin zorunlu olması
Kimpton-Nye bedeli saklamıyor. Yeter sebep ilkesini sonuna kadar götürürseniz zorunlulukçuluk çıkıyor karşınıza: her şeyin zorunlu olduğu tez. Çünkü bir olgunun yeter sebebi varsa o olgu zorunlu hale gelir, tersi düşünülemez olur. Bu da hem özgür iradeyi hem de her şeyin başka türlü olabileceğine dair en sıradan sezgimizi tırpanlıyor.
Leibniz'in buna bir yumuşatması var: bazı açıklamalar sonlu adımda gösterilebilir ve gerçek zorunluluk doğurur; bazıları ise ancak sonsuz bir zihinde tamamlanır, dolayısıyla bizim gibi sonlu varlıklar için olumsallık yerinde kalır. Zarif bir çözüm, ama zarafeti şu soruyu da beraberinde getiriyor: olumsallık dünyanın bir özelliği mi, yoksa bizim kısıtımızın adı mı?
İlkeyi baştan reddedenler ve savın asıl kırılma noktası
Bütün bu zincirin tek bir yerden koptuğunu görmek önemli: üç yolun hiçbiri yeter sebep ilkesini kabul etmeyen birini bağlamıyor. Kimpton-Nye bu cephenin isimlerini de veriyor. David Lewis'e göre dünya "tikel olguların yerel bir dizilişinden" ibarettir, zorunluluk yoktur. Bas van Fraassen ise bilimin arkasına metafizik bir açıklama katmanı koyma ihtiyacını sorgulamıştır. Yeter sebep ilkesi bir keşif değil, bir tercih; ve tercih edilmeyebilir.
Bir nokta daha var ki denemenin konusu olmadığı için orada tartışılmıyor, ama okurken akla takılıyor: elektronun bir "iç yaşantısı" olduğunu kabul etseniz bile, milyarlarca küçük yaşantının nasıl birleşip tek bir "ben" oluşturduğu sorusu olduğu yerde duruyor. Panpsişizm açıklama boşluğunu kapatmıyor, taşıyor olabilir -aşağıya doğru.
Yazarın kendi itirafı: her şeyi açıklamak, hiçbir şeyi açıklamak olabilir
Denemenin en şaşırtıcı kısmı sonu. Üç ayrı yolu titizlikle kurduktan sonra Kimpton-Nye vardığı yere yerleşmiyor. Her şeyi anlaşılır kılmanın "arzu edilir ya da gerçekçi bir hedef" olup olmadığından emin değil; "pek emin değilim" diyor. Dahası, bir şüphe atıyor ortaya: "her şeyin bir açıklamasını, pekâlâ hiçbir şeyin açıklaması olarak da alabiliriz."
Buradaki sezgiyi şöyle okuyabiliriz: açıklama, bir şeyi bir başka şeyden ayırt ettiği ölçüde iş görür. Her şeyi aynı hamleyle kapsayan bir sistem, tam da kapsayıcılığı yüzünden ayırt etme gücünü yitirebilir. Kimpton-Nye bu yüzden Camus'ye uzanıyor: saçmayı yok etmeye çalışmak yerine onunla yaşamayı öneren tutuma. Ona göre felsefenin işi kesin çözümler üretmek değil, gizem üzerine "farklı bakış açıları" sunmak.
Yani deneme ikili bir şey yapıyor. Bir yandan panpsişizmin hayalperest bir fikir olmadığını, akla duyduğumuz güvenin çok klasik bir kuralından türetilebileceğini gösteriyor. Öte yandan o kuralın bedelini masaya koyuyor ve ödemeyi reddediyor.
Geriye hoş bir ikilem kalıyor. Dünyanın tamamen anlaşılır olmasını istiyorsanız elektronun bir şeyler hissettiğini kabul etmeye hazır olun; yok, bunu fazla buluyorsanız o zaman "neden?" sorusunun bir yerde cevapsız kalmasını kabul edin. Üçüncü bir seçenek var mı -yoksa her felsefe sisteminin bir yerde sessizleşmesi, kusur değil de yapısının gereği mi?
Fotoğraf: Christoph Bernhard Francke, Public domain, Wikimedia Commons