Koloniciler Amerika'nın yerli köpeklerine neden 'kurt' dedi?
Strother E. Roberts'ın The William and Mary Quarterly'de yazdığına göre, İngiliz kolonicilerin "kurt" diye kaydettiği hayvanlar çoğu zaman yerli halkların evcil köpekleriydi. Adlandırma masum bir hata değildi.
19 Ocak 1621. Plymouth'taki küçük İngiliz yerleşiminin dışında, John Goodman adlı bir koloni sakini yürüyüşe çıkar. Yanında, Mayflower'la Atlantik'i geçen iki köpekten biri, bir spaniel vardır. Derken iri iki hayvan uzun adımlarla yaklaşır; spaniel paniğe kapılır. Goodman yerden bir çit tahtası — dönemin kaydındaki deyişle bir paile bord — kapıp kendini korumaya hazırlanır. Ama beklediği şey olmaz: hayvanlar, aynı kayda göre, "kuyruklarının üstüne oturup bir süre ona sırıttıktan sonra" çekip gider.
Plymouth'un ilk yıllarını anlatan Mourt's Relation, bu karşılaşmayı kurtlarla yaşanmış bir an olarak aktarır. Tarihçi Strother E. Roberts'a göre ise ortada kurt yoktu. Roberts'ın The William and Mary Quarterly dergisinin Temmuz 2022 sayısında çıkan "That's Not a Wolf" başlıklı çalışması, bu türden kayıtları tek tek ele alıp aynı sonuca varıyor: İngiliz yazarların "kurt" diye kaydettiği hayvanlar çoğu zaman bölgedeki yerli halkların evcil köpekleriydi. JSTOR Daily'de Matthew Wills'in aktardığı makalede Roberts, Goodman'ın o gün gördüğü şeyi şöyle tanımlıyor: Avrupa evcilliğinin Amerikan yabanıyla karşılaşması değil, "binlerce yıl birbirinden ayrı kalmış, evcilleştirilmiş köpek soy ağacının iki kolunun yeniden buluşması."
Bu, tek bir yanlış teşhisten ibaret bir ayrıntı değil. Roberts'ın asıl iddiası, adlandırmanın kendisinin bir iş gördüğü yönünde: bir hayvana "kurt" demek, onunla birlikte yaşayan insanların binlerce yıllık bir pratiğini — hayvan evcilleştirmeyi — kayıttan silmenin en kolay yoluydu.
Neden kulakları dikti
Karışıklığın görünür bir nedeni var. Roberts'ın anlattığına göre Amerika'nın yerli köpekleri Avrupa köpeklerine benzemiyordu. Avrupa'da yüzyıllar süren seçilim sarkık kulaklı, kısa burunlu hayvanlar üretmişti; İngiliz gözü "evcil köpek" derken bunu görmeye alışkındı. Kıtanın yerli köpekleri ise dik kulaklı ve uzun burunluydu — yani bütün evcil köpeklerin ortak atasına, dolayısıyla kurda daha çok benziyorlardı. İyi avcılardı; yerli topluluklarda bekçilik ve avcılık yapıyor, insanlarla birlikte yaşıyorlardı.
Burada ters çevrilmiş bir ölçüt var. Bir hayvanın evcil sayılıp sayılmaması, onunla kurulan ilişkiye değil, kulağının duruşuna bakılarak kararlaştırılıyordu. Kulak sarkıksa köpek, dikse kurt.

Adlandırma neyi sildi
Roberts'ın makalesindeki en sert yargı burada devreye giriyor. İngiliz yazarlarda "yerli köpekleri ya kurt ya da ayrı bir yaban köpeği ırkı olarak yanlış tanımlamaya dönük neredeyse evrensel bir eğilim" bulunduğunu söyledikten sonra şunu ekliyor: bu eğilim, "o köpeklerin içinde yaşadığı topluluklardaki Yerli Amerikalıları insanlıktan uzaklaştırırken, aynı anda Yerli evcilleştirme pratiklerinin tarihsel kayıttan silinmesini de fiilen sağladı."
Devamı daha açık: "Her iki süreç de, Yerli Amerikan uluslarını uygarlıktan yoksun göstermeye dayanan daha büyük imparatorluk projesini besledi; böylece onların topraklarından yoksun bırakılmasını söylem düzeyinde meşrulaştırdı."
Kurulan zincir şöyle işliyor: köpek evcil değilse yabandır; yabanın içinde yaşayan insanlar da toprağı işlememiş, dolayısıyla sahiplenmemiş sayılır. Hayvanın adı, toprağın kime ait olduğuna dair bir savın parçası haline geliyor. Roberts'a göre yerli köpekler, kolonileşme batıya doğru ilerledikçe "yanlış tanımlanmaya ve kovalanmaya" devam etti; bunu, yeni gelenlerin kendilerine tehditkâr görünen bir doğayı ve orada yaşayan insanları denetim altına alma yöntemlerinden biri olarak okuyor.
Genetik ne diyor
Roberts'ın tarihsel savının yanında, ondan bağımsız bir kanıt hattı daha var. Máire Ní Leathlobhair ve çok sayıda ortak yazarın 2018'de Science dergisinde yayımladığı "The evolutionary history of dogs in the Americas" başlıklı çalışma, yaklaşık 9.000 yıllık bir aralığa yayılan eski Kuzey Amerika ve Sibirya köpeklerinden 71 mitokondriyal ve 7 çekirdek genomu inceledi. İki ana sonucu var:
- Amerika'nın köpekleri Kuzey Amerika kurtlarından evcilleştirilmemişti. Tek bir soy oluşturuyorlardı ve bu soy büyük olasılıkla Sibirya'da ortaya çıkıp insanlarla birlikte kıtaya geçmişti.
- Avrupalıların gelişinden sonra bu köpekler neredeyse tümüyle ortadan kayboldu; bugünün köpek nüfuslarında bıraktıkları genetik iz son derece az.
Çalışmanın en tuhaf bulgusu da bu noktada: ekibin verilerine göre temas öncesi Amerikan köpeklerine bugün yaşayan en yakın akraba, bir köpek nüfusu değil, köpeklerde bulaşıcı biçimde yayılan bir tümör hattı — sekiz bin yıl kadar önce yaşamış tek bir köpekten türemiş bir hücre kopyası. Soyun kendisi gitti; genetik devamlılığı sürdüren şey, hayvan değil hücre oldu. Cambridge Üniversitesi'nin çalışmayı duyuran bültenine göre bu kaybın en olası nedeni Avrupa kolonileşmesiydi.
Roberts da genetiğe dayanıyor ama ölçülü bir dille. Ona göre bu araştırmalar, "Kuzeydoğu'nun tarihsel yerli köpeklerinin büyük bir çoğunluğunun, daha yeni Avrasya kökenli köpeklerle yer değiştirdiğini" açıkça gösteriyor. Dikkat edin: "hepsinin" değil, "büyük bir çoğunluğunun."
Kuzeyin kayıp köpeği
Adlandırma karışıklığının ne kadar kalıcı olduğunu görmek için koloni dönemine bile gerek yok. 1820'lerde Kuzey Amerika'nın kuzeybatısında çalışan doğa bilimci John Richardson, bölgedeki halkların avcılıkta kullandığı bir köpeği tanımlayıp 1829'da Fauna Boreali-Americana adlı eserinde yayımladı. Hayvanın dik ve tabanı geniş kulakları, ince, uzun bir burnu vardı. Richardson bu köpeği tarif ederken yine bir yaban canlısıyla kıyaslamayı seçti: ona göre bu köpek çayır kurduyla — yani çakalla — ne ilişki içindeyse, Eskimo köpeği de boz kurtla aynı ilişki içindeydi. Bir naturalistin kaleminde bile köpeğin tanımı, bir kurtla kurulan oran üzerinden yapılıyordu.
İngilizcede "Hare Indian dog" adıyla kayda geçen bu köpek 19. yüzyıl boyunca giderek kayboldu. Geleneksel avcılık geriledikçe ve topluluklar yer değiştirdikçe başka köpeklerle karıştı; ayrı bir hat olarak varlığı sona erdi. Bugün onu yalnızca Richardson'ın tasvirlerinden ve dönemin taş baskılarından tanıyoruz.
Bulgunun sınırı
Roberts'ın kendisi, hikâyeyi fazla temiz bir yok oluş anlatısına çevirmeye karşı uyarıyor — çünkü böyle bir anlatının tarihte bir eşi var: 18. yüzyıl sonundan 20. yüzyıla uzanan ve yerli halkları kaçınılmaz biçimde silinmeye mahkûm gösteren "kaybolan Kızılderili" söylemi. Aynı kalıbı köpeklere uygulamanın tuzağını görüyor ve net bir sınır çiziyor: "New England'da yerli kökene sahip hiçbir köpeğin yaşamadığını kesinlikle söylemek imkânsız."
Bu çekingenliğin teknik bir dayanağı da var. Genetik çalışmalar örneklenmiş kemikler üzerinden konuşur; bir soyun izine rastlanmaması, o soyun hiç kalmadığını değil, elinizdeki örneklerde görünmediğini gösterir. Roberts'ın tarihsel savı da benzer bir sınırla yaşıyor: yazılı kaynakların ezici çoğunluğu İngilizce ve koloni kökenli. O köpekleri besleyen toplulukların kendi yazılı tasvirleri elimizde yok; onların kayıtları yazıyla değil, başka biçimlerde tutuldu. Yani bir yanlış adlandırmanın tarihini, büyük ölçüde yanlış adlandıranların defterlerinden okuyoruz.
Geriye sorulmaya değer bir soru kalıyor. Güneydoğu Amerika'da serbest yaşayan Carolina köpeği gibi tipler, dik kulakları ve uzun burunlarıyla erken dönem tasvirlerine şaşırtıcı ölçüde benziyor; ama benzerlik soy bağı demek değil ve bu köpeklerin kökeni hâlâ tartışmalı. Bir hayvanın neye benzediğine bakarak ne olduğuna karar vermenin dört yüzyıl önce nasıl bir yanılgıya yol açtığını gördükten sonra, aynı soruyu bu kez sabırla sormak mümkün mü?
Fotoğraf: John Woodhouse Audubon, Public domain, Wikimedia Commons