Nazar hep kıymetlimize değer: kem göz inancının sosyal anatomisi
Psyche'de Timna Abramov, nazarı "akıl dışı" diye atmanın bir kayıp olduğunu savunuyor. Antropolog George Foster'dan Tilburg'daki deney odasına: kem göz inancı aslında neyi ölçüyor?
Mersin Üniversitesi'nden Nilgün Çıblak, 2004'te yayımladığı alan çalışmasında kaynak kişilerin anlattıklarını tek tek not etmiş. Biri, yeni ev alan komşuya gidildiği gün orada bulunan bir kadının, ev sahibine duyurmadan "İnsanlarda ne şans var" dediğini, o saat içinde evin üç pencere camının çatlayıp kırıldığını anlatıyor. Bir başkası, teyzesinin bahçesindeki bol meyveli kayısı ağacına komşu kadının "uzun uzun" baktığını, ertesi sabah ağacın ikiye ayrılmış bulunduğunu söylüyor. Üçüncüsü ise on beş inek arasından en iri ve en çok süt vereni için "Bu ne güzel inek" denmesinin ardından hayvanın öldüğünü.
Bu anlatıların ortak bir özelliği var: kem göz hiçbir zaman sıradan olana değmiyor. Hep en güzel ineğe, en bol veren ağaca, en sağlıklı çocuğa, yeni alınan eve değiyor. Yani nazar inancı, dolaylı yoldan bir topluluğun neye kıymet verdiğinin dökümünü çıkarıyor. Toplumsal bilimlerde bu, inancın doğru olup olmadığından daha verimli bir soru sayılıyor: bu döküm nasıl oluşuyor ve inanç neden bu kadar uzun ömürlü?
-
Yemek tarifleri
Malzeme listesi, adım adım yapılış, süre ve porsiyon bilgisiyle. Çorbadan tatlıya kategoriye göre gez ya da aradığını doğrudan ara.
Tariflere bak → -
Nasıl yapılır rehberleri
Telefon ayarlarından resmî işlemlere, hesap güvenliğinden günlük hayattaki küçük sorunlara: numaralı adımlar ve tahmini süreyle anlatılmış rehberler.
Rehberleri gör → -
Program arşivi
Tarayıcılar, güvenlik araçları, ofis ve medya yazılımları. Her kayıtta ne işe yaradığı, sürümü ve indirme bağlantısı.
Programlara göz at → -
Sesli ve görüntülü sohbet
Odalarda grup görüntülü sohbet, birebir sesli arama ve canlı yayın. Tarayıcıdan çalışır — eklenti, uygulama ya da kurulum gerekmez.
Odalara gir →
Psyche dergisinde çıkan bir yazıda, Kudüs'te çalışan arkeoloji öğrencisi ve arşivci Timna Abramov — aynı zamanda The Poison Well adlı yayının kurucusu ve editörü — inancı "akıl dışı" diye bir kenara atmanın kayıp olduğunu savunuyor. Abramov'a göre nazar, görülme ve yargılanma kaygısını düzenleyen, aynı anda topluluğun değerlerini hatırlatan bir düzenek. Yazısında şöyle diyor: "Görülmek korkutucu olabilir. Yargılanmanın, sevilmemenin ve dışlanmanın ilk adımıdır."
Tylor'ın 1871'de kestirip attığı yer
Bu tartışmanın bir tarafı çok eski. Antropolojinin kurucu adlarından Edward B. Tylor, 1871 tarihli Primitive Culture kitabında, bir inancın yaygın olmasının onu doğrulamayacağını yazmıştı. Tylor'ın cümlesi şöyle: "Sayısız insan topluluğunun kem gözün etkisine inanmış olması… bütün bunlar, bu fikirlerin insanların zihninde gerçek sebeplerle üretildiğini söylemek için bir gerekçedir; ama söz konusu ayinlerin yararlı, inançların sağlam, tarihin gerçek olduğunu söylemek için gerekçe değildir."
Tylor haklıydı: mavi bir boncuk, bakışların fiziksel etkisini durdurmuyor. Ama Abramov'un itirazı da tam buradan başlıyor — cümlenin ikinci yarısı doğru olsa bile, birinci yarısı hâlâ açıklanmayı bekliyor. O "gerçek sebepler" neler?
Kıskançlığın anatomisi
Bu soruya en bilinen yanıtı Amerikalı antropolog George M. Foster verdi. Foster'ın 1965'te American Anthropologist dergisinde yayımladığı "Peasant Society and the Image of Limited Good" başlıklı makalesi, Meksika'nın Tzintzuntzan köyündeki alan çalışmasına dayanıyordu. Foster'ın tezi şuydu: köylü topluluklarında iyi şeylerin — toprağın, sağlığın, itibarın — miktarı sabit sayılır; biri daha çoğuna sahip olduğunda bir başkası kaybetmiş olur. Böyle bir dünyada zenginleşen komşu, kendiliğinden bir tehdide dönüşür.
Foster 1972'de Current Anthropology'de yayımlanan "The Anatomy of Envy" çalışmasında bu fikri kıskançlığın kendisine taşıdı. Kıskançlığın bütün insan topluluklarında görüldüğünü, hemen her yerde tehlikeli bir duygu sayıldığını ve her kültürün onunla baş etmek için çoğu simgesel araçlar geliştirdiğini savundu. Foster'a göre en sık kıskanılan üç şey belliydi: yiyecek, çocuklar ve sağlık.
Çıblak'ın Anadolu'da derlediği liste bu çerçeveyle şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Nazarın en çok sağlıklı ve gürbüz çocuklara, güzelliğiyle dikkat çekenlere, dersinde başarılı öğrencilere, yeni ev ve araba alanlara, iyi ürün veren tarlaya, çok süt veren ineğe değdiğine inanıldığını yazıyor. Çıblak, inancın özellikle ekonomik ve kültürel açıdan alt seviyedeki kesimlerde yaygın olduğunu, ama öğrenim durumu yüksek kişiler arasında da — daha az yoğun biçimde — sürdüğünü belirtiyor.
Deney odasındaki kem göz
Buraya kadarı yorum. 2010'da bir grup araştırmacı işi ölçmeye kalktı. Tilburg Üniversitesi'nden Niels van de Ven, Marcel Zeelenberg ve Rik Pieters, Psychological Science dergisinde "Warding off the evil eye" başlıklı bir makale yayımladı. Üç deneyde, üstün konumda olan ve dolayısıyla kıskanılabilecek kişilerin davranışını ölçtüler.
Sonuç şuydu: kıskanılabilecek durumdaki katılımcılar, kıskanması muhtemel kişiye zaman alıcı tavsiye vermeye ya da o kişinin yere döktüğü silgileri toplamasına yardım etmeye kontrol grubundan daha yatkındı. Ama ayrıntı önemli: yardım yalnızca kıskançlığın kötücül olma ihtimali varsa artıyordu, iyi huylu imrenmede artmıyordu. Üstelik daha iyi durumdaki kişiler genel olarak herkese daha yardımsever davranmıyor, yalnızca kıskanması olası kişiye yardım ediyordu. Yazarların yorumu, bunun bir yatıştırma davranışı olduğu yönünde.
Bu bulgunun sınırını da yazmak gerek: deneyler laboratuvar ortamında yapıldı ve nazarın "işe yaradığını" göstermiyor. Gösterdiği şey daha dar ama daha sağlam — kıskanılma korkusu, ölçülebilir bir davranış değişikliği yaratıyor. Nazar inancının etrafında kurulan âdetler de tam bu korkuya bir dil veriyor.
Antakya'daki 1800 yıllık göz
Bu dilin ne kadar eski olduğunu Türkiye'de görmek mümkün. Hatay Arkeoloji Müzesi'nde 1024 envanter numarasıyla sergilenen mozaik, Antakya yakınlarındaki bir evin giriş holünden geliyor; ikinci yüzyıla tarihleniyor ve arkeoloji yazınında bu yapı doğrudan "Kem Göz Evi" diye anılıyor. Mozaikte kocaman bir göz var ve göz sürekli hücum altında: üç çatallı bir zıpkın ve bir kılıç onu deliyor, bir karga gagalıyor, bir köpek havlıyor, bir kırkayak, bir akrep, bir kedi ve bir yılan üzerine çullanıyor. Yanında boynuzlu bir cüce iki değneği çapraz tutuyor. Üstte Yunanca iki kelime: KAI SU — "sen de".
Yani eve giren misafirin ilk gördüğü şey, kötü bakışın ödeyeceği bedeldi. Bu, bugün kapıya asılan nazarlıkla aynı mantık: koruma, saklanarak değil, dikkati üstüne çekerek sağlanıyor.
Boncuk niye mavi?
Çıblak, mavi rengin seçilmesini eski bir açıklamaya bağlıyor: Türkler arasında mavi gözlü kişilere seyrek rastlanması ve mavi gözlerin olağanüstü güce sahip sayılması. Eski Türklerin "boncuk-moncuk" dedikleri tılsımlı taşı kişinin ya da atın boynuna, hatta sancağın tepesine taktığını aktarıyor. Bir başka gözlemi de var: Diyarbakır ve çevresinde parlak, gösterişli boncuklardan yapılmış kolyeler de nazarlık sayılıyor, çünkü dikkati kendi üzerlerine çekiyorlar. Aynı mantık, Antakya mozaiğindekiyle örtüşüyor.

İnancın maddi tarafı da hâlâ ayakta. İzmir'in tanıtım portalının aktardığına göre boncuklar "ocak" denen geleneksel fırınlarda, odun ateşiyle eritilen camdan basit aletlerle tek tek elde üretiliyor; ustalar usta-çırak ilişkisi içinde yetişiyor. Üretimin iki merkezi, Kemalpaşa'ya bağlı Nazarköy — 2007'ye kadarki adı Kurudere — ile Menderes'e bağlı Görece. Aynı kaynak, zanaatın Somut Olmayan Kültürel Miras Ulusal Envanteri'ne kayıtlı olduğunu belirtiyor.
İnancın bedeli
Abramov inancı savunurken bedelini de yazıyor, biz de yazalım. 2014'te Epilepsy & Behavior dergisinde yayımlanan bir araştırmada, Ürdün'ün üç büyük devlet üniversitesinde öğrencilere anket uygulandı; epilepsiyi duymuş ya da okumuş olan 1165 öğrencinin yanıtları çözümlendi. Öğrencilerin yüzde 28,1'i epilepsinin nazardan kaynaklanabileceğini düşünüyordu. Aynı grubun yüzde 50,5'i epilepsi hastası biriyle evlenmeyi reddedeceğini söylemişti.
Bu tek bir ülkedeki, tek bir zaman kesitindeki, öğrencilerden oluşan bir örneklem; Türkiye'ye ya da genele doğrudan taşınamaz. Ama gösterdiği şey açık: bir rahatsızlığı görünmez bir bakışla açıklamak, o rahatsızlığı taşıyan kişiyi dışarıda bırakabiliyor. Araştırmacıların önerisi de bu yönde — üniversitelerde farkındalık programları.
Görülmek meselesi
Abramov'un yazısının en tartışmalı hamlesi, nazarı felsefeyle yan yana koyması. Jean-Paul Sartre'ın "bakış" kavramına ve Michel Foucault'nun bakan ile bakılan arasındaki güç farkına dair çözümlemesine göndermede bulunuyor. Fikir şu: nazar inancının altındaki kaygı — başkasının gözünde bir nesneye dönüşme kaygısı — uydurma değil, gerçek bir toplumsal duygu.
Bu açının Türkçede zaten bir karşılığı var. Özgür Taburoğlu'nun 2017'de yayımlanan Nazar: Başkası Nasıl Görür? kitabı tam da bu hattı izliyor; tanıtımında "Nazar, ben ve başkası arasında cereyan eden sayısız görme, görülme, bakma, bakılma, bakışma yollarından sadece birisidir" deniyor. Kitap Sartre, Lacan, Merleau-Ponty ve Levinas gibi isimler üzerinden bakışı "ben ve başkası arasında bir çatışma ve uzlaşma alanı" olarak ele alıyor.
Geriye şu soru kalıyor: bu düzenek, kıskananın kim olduğunun bilinmediği bir ortamda da işler mi? Foster'ın köyünde ve Çıblak'ın kaynak kişilerinin anlatılarında kıskanan bellidir — komşudur, eltidir, enişte. Van de Ven'in deneyinde de karşıdaki kişi bellidir; katılımcı tam olarak ona yardım eder. Bugün beğeni sayıları, görüntülenmeler ve adı sanı bilinmeyen izleyiciler üzerinden kıskanıldığını hisseden birinin elinde aynı yatıştırma aracı yok. Nazarlık takmak kolay; kimin baktığını bilmemek yeni bir durum. Bu sorunun ölçülmüş bir yanıtı henüz yok.
Fotoğraf: WolfgangRieger, Public domain, Wikimedia Commons